• 2011 Anime Sıralaması - 2/2




    Rahatlıkla söyleyebilirim ki son 3 senenin en iyi anime yılını geride bırakmış bulunmaktayız. Japonya için 2011 belki de o felaket depremle anılacaktır ama anime sektöründen bakınca bu harika ülkenin zirve yaptığı bir seneye tanıklık etmemiz mümkün. Ben de kendi adıma hayli yorucu ama bir o kadar da keyifli geçen 2011'de yayınlanmaya başlayıp sonlanmış ve yayını devam eden animelerden izlediklerimi yarı yıl değerlendirmesinde yaptığım gibi en kötüden en iyiye şeklinde sıralamak istiyorum.


    Yepyeni İşkence Teknikleri


    47 - Yumekui Merry
    Berbat bir animeydi. Yer yer sinir krizi geçirmenin eşiğinden döndüm. Özellikle son bölümlerinde izleyiciyi çocuk yerine koyarak bir sürü mantık hatasını birbiri ardına sıraladı. Başlangıcında rüyalar, kabuslar, paralel dünyalar diyerek ilgimi çekmişti ama hem araya kattığı manasız bölümlerle hem de birbirinden salak karakterleriyle kesinlikle bu sene izlediğim en kötü animeydi. Hem senaryoda hem de kurguda çuvalladı. Proje aşamasında bir akıllının gelip sesini kesmesi gerekirdi ancak maalesef bu amatörce bile olamayacak kadar rezil anime, televizyonlarda kendine süre buldu.


    46 - Hidan No Aria
    Merry kadar boğazı sıkılası bir diğer anime de Aria the Scarlet Ammo idi. Ecchisi yarım, aksiyonu sıkıcı, senaryosu zeka geriliği yaratacak kadar saçma bir seriydi. En kötü yanı da ortalarına doğru kendini ciddiye alması oldu. Hayır, en elit silahşorların yetiştirildiği bir okulun öğrencisi, düşmanının çelik yelek giydiğini bilip neden inadına gövdesine ateş eder? Başka bir anime izlediğimi düşündürecek kadar uçmuş gitmiş finaliyle de senenin en kötü ikinci animesi olmayı hak etti.


    45 - NO.6
    Post-apokaliptik bir dünyada örneklerinden fazlaca görülen bilim kurgu masallarına bir yenisini eklemeye çalışan NO.6 her hafta daha da iç bayan temposuna hayli kötü yönetilmiş ve yazılmış karakterlerini ekleyerek senenin en kötü serilerinden biri olmayı başardı. Belirgin mantık hatalarını, senaryo boşluklarını göz ardı ederek yalnızca romantizme odaklanmaya gayret etse de bunu bile yarım yamalak sürdürmesi başıboş bir seri olmasına yol açtı.
    Türü başta komedi gibiydi, ortalarda gizeme, sonda ise drama dönüştü. Herhalde final bölümünü filler ile geçiştiren çok az sayıda anime vardır. Komedi faslında vasat bir düzey tutturmayı başardı. Yer yer, sahne sahne gülümsettiği oldu, bir bölümde ise tavan yaptı. Fakat sonradan ne zaman ki gizeme girdi ayağı kaydı. Dram yapmaya çalıştığında ise yerlerde sürükleniyordu. Maalesef serinin sonlarına yaklaştığımızda bu üç türü aynı bölüm içinde denemeye bile kalkıştı. Kore wa Zombie Desuka ilk doğduğunda iyiydi de sonradan keşke hiç doğmasa dedirtti.

    43 - Gosick
    Gosick bırakın bir polisiye olmayı, en ufak bir gizem bile yaratmaktan aciz kaldı. Gereksizliğini her bölümde takribi 22 kez attığı naralar sayesinde bileğinin hakkıyla kazanan bir yan role sahipti. Kujo denen bu elemanı seri alladı pulladı ve finalinde neredeyse bir kahramana dönüştürdü. Her sıradan animenin olmazsa olmazı "Sakar Şakir" karakterine bürünen Kujo'nun Victorique tarafından aşağılandığı sahnelerde içim erise de yapılan saçmasapan tercihler beni çoktan soğutmuştu. Kapanışa yakın konuyu biraz toplamak akıllarına geldi ama iş işten çoktan geçmişti. İlk üç bölümle insanda heves yaratan Gosick haftalar ilerledikçe arkası gelmez bir derde dönüştü.


    Hatalı Sollayanlar

    Ecchi bir seri olmasına rağmen çok ilginç ve yenilikçi bir fikirle yola başlamıştı. Gizemli akıl oyununu erkenden açık edip 12 bölümlük süreci hiç iyi yönetememesi ilk hatasıydı. Sonlara doğru kondurduğu ağır hentai bölümüyle işleri düzeltmeye çabaladı ama bu da yetmedi. İlginç karakterlerinden en sıkıcı olana bel bağladı ve kapanış haftalarında elinden geldiği kadar oyalanarak en büyük hatasını yapmış oldu.

    41 - Maken-ki!
    Bayağı uzunca bir süre baldır bacak göstermekten öteye geçmeyen ve tüm ilgisini şualarla bezenmiş sahnelere adayan Maken-ki! final sürecine girdiğinde anlam verilemez bir şekilde konu üretmeye, hatta bir bakıma yoktan var etmeye çalışarak istemediği türden komik bir duruma düşmekten kaçamadı. Geneli itibarıyla hafif bir seyirlikten öteye geçme derdi bulunmayan serinin, özünde boş bırakılmış ilk bölümlerinde amacına hizmet ettiğini söylemek mümkündü ama ne zaman ki (bitime 2-3 bölüm kala) bir öykülendirme faslına bulaştı, işte o noktada haddinden fazla gereksizleşti.

    40 -
    Fractale
    Bilim kurgu temalarını ön plana çıkartarak başladı. Bir süreliğine de olsa iyi idare edildi ve izleyiciyi teori üretmeye sevk etti. Akabinde yaptığı hatalarla bu düsturunu hiçe sayıp sıradanlaştı. Kapanış yaklaştıkça aklımda hala ilk bölümlerin tadı kalmıştı. Yer yer gösterdiği bilim kurgusal icatlarının üstünü gereksiz yere örtmeyi ve minimal konusuna sadık kalmayı yeğledi. Başlangıcında gösterdiği potansiyeli emin adımlarla zayi etti.

    39 -
    Tiger & Bunny
    Seri başlarken izleyiciye farklı bir dünya sunmaya gayret etti. Süper kahramanları neredeyse ikinci sınıf vatandaş konumuna kadar indirdi ve buradan komedi çıkarmaya çabaladı. Sonra bu huyundan tamamen vazgeçti ve sıradan bir hikayeye dönüştü. Yılın en kandırıkçı serilerinden biri olarak sayılabilecek Tiger & Bunny kendini eğlenceli zanneden ve fazla kafa yormamaya gayret eden bir animeydi. Oldukça geniş karakter kadrosu ve gerilim yaratmada kullandığı hamleleriyle izleyenlerde merak duygusu uyandırmaya çalışırken bir taraftan da yalnızca kendini güldüren mizahıyla herkese yaranmaya çalışan, anlatım gücü olarak son derece alışılageldik bir yapımdı. Saymaya kalktığınızda yüzlercesini bulabileceğiniz mantık hatalarıyla tamamen 2. sınıf bir esere dönüşmeyi de dert etmeyen Tiger & Bunny, bilindik süper kahramanlık kavramıyla bir süreliğine dalgasını geçse de zayıf senaryosu nedeniyle gülünç duruma düşmekten kurtulamadı.

    38 - Ao No Exorcist
    Etkileyici bir açılış, sağlam bir animasyon, iyi seslendirmeye sahip Blue Exorcist daha ilk bölümden koyduğu hedefi, bellediği düşmanı, tanımladığı kahramanıyla basmakalıp shounen mantığını benimsedi ve bir daha da asla değişim göstermedi. Türün olmazsa olmaz formüllerini (sıkı çalışmak, omuz omuza vermek, yanındakilerin değerini bilmek vb.) peşi sıra ekranda patlatan seride kötü ve hatta çok kötü karakter gelişimleri, felaket olay örgüleri ve oldu bittiye getirilmiş bir final mevcuttu. Hal böyle olunca da farklı bir konu ve farklı karakterlerle aynı teraneyi izlemekten başka bir çare bırakmadı. Yarı yıl sıralamasında nasıl 10. sırayı verdiğime beni bile şaşırttı.

    37 -
    Hen Zemi
    Sapıklığın farklı boyutlarına eğilmeye çalıştı. Bazı bölümleri sıkıcı, bazı bölümleri mide kaldıracak kadar aykırı ama geneli hep aynı teraneyi işleyecek kadar iç bayıcıydı. 10 dakikalık bölümlerden oluşmasını bir dezavantaj olarak görme gereği duymadı ve asla farklılaşma yoluna gitmedi. "Karakterlerimiz bu haftaki maceralarında yine..." rutinine bağladı ve kendini hiçbir zaman geliştirmedi.

    36 - Kamisama Dolls
    Akdeniz esintileri taşıyan, senenin belki de en güzel parçasına sahip Kamisama Dolls kısıtlı bir hikayesi olan, ara ara güldürme amacı güden ve bu uğurda kendini tekrar eden minik ecchi esprilerine yer veren lakin geneli itibarıyla aksiyon ile maceranın harmanlandığı kısa soluklu bir animeydi. Tam ortalarına rast getirilmiş büyük flashback/karakter gelişimi bölümüne kadar tekdüze bir tempoda ilerleyip bu kırılım bölümünden sonra hikayesini ilerletmeyi seçti. Klişe anlatımındaki tek yeniliği teknolojik/manevi güçlere bağlayan ve geri kalan zamanlarında "ben bunu izlemiştim" hissiyatından uzaklaştırmayan Kamisama Dolls, belirli falsolarını kabullendiğinizde idare eder diye düşündüğünüz ikinci el bir üründen/animeden fazlası değildi.

    35 - Phi Brain: Kami no Puzzle
    Yer yer ölümcül seviyeye ulaşacak kadar zor bulmacaların ve bu bulmacaları çözen bir gencin etrafında şekillenen Phi Brain konusu itibarıyla bulmaca çözmeyi seven izleyicide bir merak, bir heves uyandırmış olsa da pek öyle izleyicinin hayrını gözeten bir seri olduğunu söylemek güç. Hem izleyicinin çözmesine fırsat verilmeyecek kadar çabuk detaylandırılan hem de her seferinde öyle ya da böyle mutlaka çözüleceğinin bilindiğini bulmacaları izlemek o yaratılmış suni hevesi de kaçırmaya yetiyor. Kısacası, her bölümde onlarca kez zikredilen "bulmaca" kavramı bu serinin yalnızca arka planını oluşturuyor. Hal böyle olunca da stereotip bir karakterden öteye gidememiş başrolü izlemekten başka çare bırakmıyor.
    Başrollerini aynen kopyalayıp yapıştırdığı Gosick'in bıraktığı enkazdan nemalanmaya çalışan diğer bir dedektiflik serisi olan Kamisama no Memo-chou çoğunlukla sıkıcı, kırk yılın başında -o da belki- güldürmeyi başaran, ciddi konulara "birine bakıp çıkacaktım" ayarında parmak basan, hedefsiz bir animeydi. Yalnızca günümüze taşıdığı Gosick atmosferine hiçbir şey eklemediği gibi, onun iyi yaptıklarını da araklamayı beceremedi. Ne bir dedektiflik serisi olabildi ne bir drama ne bir komedi ne vs...

    Kendini geliştirmek için hiçbir zahmete girmeyen, gönderme ve sataşma üzerinden güldürmeye gayret eden bir diğer seri de Sket Dance. Başka animelerin parodilerini yaparak espri türetmek de bir mizah çeşididir ancak asıl marifet o animeleri hiç izlememiş olan izleyiciyi güldürmektir. Gerçi ben izlediğim animelerin parodilerini bile Sket Dance'ta sıkıcı buluyorum. Tek iyi yaptığı iş kendisiyle dalga geçmek olan bu seri de çok çabuk sıradanlaşan diğer bir yapımdı.

    Misafir Sanatçılar

    32 - Beelzebub
    Mangasını takip edenler tarafından yerden yere vurulan Beelzebub benim gibi hakkında hiçbir fikri olmayan izleyicileri cezbetmesini bildi. Baby Beel'in her dakika çığırması başlarda itici gelse de ilerleyen bölümlerde seri rayına oturdu ve asıl amacı olduğuna inandığım komedide gayet başarılı bir iş çıkardı. Arkası gelmez shounen serilerden bir diğerini bekleyenlerin ve manga okurlarının hayal kırıklığına uğramaları çok normal çünkü serinin iyi geçirdiği haftalar tamamen filler kabul edilen bölümleriydi. Asıl senaryoya daldığı zamanlardaysa açıkçası hiç ilgimi çekmedi ama yine de izlemesi keyifliydi. Maratona çok müsait yapısıyla Beelzebub hala devam ediyor ve 50 bölümü devirmesine 1 hafta kaldı.

    31 - Moshidora

    Hasta yatağındaki dostuna iyilik olsun diye beyzbol takımının başına geçen Minami'nin hikayesi, her gün yayınlanan bölümleriyle seyirciyle arasındaki mesafeyi hiç kaybetmedi. Sonu tahmin edilebilir olmasına rağmen Minami'nin spor yaşantısına işletme tekniklerini uygulaması bir süreliğine ilgi çekiciydi. Sonlarına doğru bu amaçtan sapma gösterse de Moshidora biraz deneysel takılan keyifli bir seyirlik olarak izleyicilerine iyi vakit geçirtmeyi başardı.

    30 - 30-sai no Hoken Taiiku
    Sınırlarını kendi kendine daraltsa da pek keyifli bir seyirlik sunan animemiz 30 yaşında, çekingen, karşı cinse nasıl yaklaşacağını bilmeyen ve hala bakir kalmış erkekleri hedef alarak başladı. Zaman içinde absürt komediden bel altı esprilere kadar pek çok mizah malzemesini kullandı ve bu süreçte temposunu hep korumayı başardı. Ortalarına gelindiğinde başroldeki erkeğin kadın versiyonunu da ön plana çıkararak kendini geliştirmeye çalışan 30-sai no Hoken Taiiku, aynı temaya her iki açıdan bakmaya gayret ederek farklılık yaratmayı denedi.
    Finalinde Tanrı ile, genelinde melekler ile dalga geçen bir tuhaf seriydi Azazel. Küçük iblislerle işlerini gören bir dedektiflik bürosunda geçen anime başlarda tökezlemiş olsa da ortalarından itibaren açıldı ve vahşet ile komedinin iyi bir harmanını sunarak sonlandı. Müstehcen, edepsiz, saygısız, yani tam anlamıyla kimseyi sallamayan bir seriydi Yondemasu yo Azazel-san.

    Beklenti Katilleri
    Trapeze (Kuuchuu Buranko) ve Mononoke gibi farklı işlere imza atan yönetmen Nakamura Kenji'nin son animesi yine daha önce denenmemiş bir tema etrafında şekillendi. Borsa hayatının metaforik anlatımda kendine yer bulduğu [C], para için yapılan kıyasıya mücadeleleri oldukça kaliteli bir animasyonla bizlere sunarken yönetmenin de verdiği iki senelik molanın ardından yeniden kendini ispatlama şansıydı... fakat olmadı. Hem yönetmene beslediğim sempatiden hem de ilk bölümlerde anlatılanlardan sonra beklentim iyice artmıştı. Oysa [C] haftalar geçtikçe hep bir atak beklememe rağmen kendi kendine oluşturduğu bilinmezleri açıklamadan, hiçbirine cevap vermeden sonlandı. 11 bölümlük kısa süresine rağmen araya recap sayılabilecek bir bölüm eklediğinde ise ümitlerim çoktan suya düşmüştü. Kenji gibi kalburüstü bir yönetmenin açık ara en kötü işi olan [C] aceleye geldiği her halinden belli olan senaryosuyla maalesef benim için yılın en büyük hayal kırıklığı oldu.

    27 - Persona 4 The Animation
    Meşhur bir oyundan uyarlanan Persona 4 bu yazının yayınlandığı tarihte ilk yarısını tamamlamış olacak ama henüz konusunun %10'unu bile anlatmış gibi görünmüyor. Daha ilk aylık periyodu bitmeden hakkında çıkan söylentilerle (çizerlerin üstüne yürünmesi) çorbadaki sinek kıvamını alan animede yer yer animasyonun düştüğünü, detayların üstünkörü geçildiğini görmek mümkün. Kendi adıma bir beklentim olmasa da sağlam bir hayran kitlesine sahip animenin müthiş monotonluktaki anlatımı (yağmur->televizyon->dövüşme->galibiyet) her geçen hafta sürmekte. Fanatiklik seviyesine ulaşmadılarsa hayranları da herhalde bu kadar sığ bir anlatımdan hoşnut değillerdir. Açıkçası başı-sonu belli bir anime hissi uyandırarak devam ediyor.

    26 -
    Deadman Wonderland
    Ben bir Manglobe hayranıyım. Ne büyük saygı duyduğum Ghibli ne de tam sevdiğim tarzda animeler üreten Studio 4C benim için Manglobe ile bırakın yarışmayı, boy dahi ölçüşemezler. Ne de olsa izlerken gerçekten yaşadığımı hissettiğim ve kendimi şanslı addettiğim Ergo Proxy, Michiko e Hatchin, Samurai Champloo ile takdir ederek izlediğim House of Five Leaves gibi animeleri "bana" kazandırmış bir stüdyo. Bu sebeple de Deadman Wonderland'i uyarlayacaklarını duyduğumda sevinçten havalara uçmuştum fakat daha ilk bölümden dost kazığını yedim. Çok sert temalar etrafında dönen mangadan uyarlanan, görsel ve işitsel her türlü sansürün uygulandığı anime şevkimi kırdı. Müzik departmanına tutunacak kadar düştüğüm Manglobe sevgim haftalar ilerledikçe sekteye uğradı. Senaryosu ışık hızında seyreden, bölümlük konularını atlaya atlaya ilerleten, başrol karakterini gitgide seyirciden soğutacak hamleler yapan DW hiç değilse kapanışına doğru attığı birkaç ufak adımla görsel departmanda vasati seviyeye erişti. Lakin anlatımda o kadar aceleci davranmıştı ki, uyguladığı sansürle yarattığı büyük hayal kırıklığını DVD ile dindireceğini sanan benim gibi hayranları bile seriden çoktan soğumuşlardı.

    25 - Mirai Nikki
    Mangasından doğan popülerliği adeta kendi emellerine alet eden bir seri izlemekteyiz. Her geçen hafta kümülatif mantık hatalarını sıralamaya, senaryosundaki delikleri kocaman oyuklara çevirmeye devam eden Mirai Nikki hayli cazip bir hikayeye sahip olmasına rağmen bırakın kendini geliştirmeyi, daha da gerilemeyi başaran bir yönetim sergiliyor. Yan karakterlerini bir çırpıda anlatıp tek celsede silen, başrollerinin karakteristik özelliklerini temcit pilavı gibi yineleyen ve haddinden -belki de- fazla beklentilerimi paramparça eden Mirai Nikki benim adıma bu yılın en büyük hayal kırıklığı olabilir.

    24 - Guilty Crown
    noitaminA kuşağında öyle her animeye nasip olmayan bir fırsatla 22 bölüm koparmış GC maalesef yayınlandığı kuşağın özelliklerinden bihaber. Yetişkinlere yönelik animeler yayınlayan noitaminA'da çok feci şekilde sırıtan GC tam bir aksiyon, fanservice, azıcık dram ve azıcık komedi bulamacı. Başkarakterinin izleyene fenalık bastıran tereddütlerinden neredeyse üçte birlik süresi boyunca nemalanan animenin belki de tek iyi yanı Production I.G. gibi çok "baba" bir stüdyonun kanatları altında olması. Animasyonun ara sıra da olsa gerçekten çok üst bir kaliteye ulaştığı GC maalesef henüz bu animasyondan ötesini sunabilmiş değil.

    23 - Gyakkyou Burai Kaiji: Hakairoku Hen
    Hep dedim, bir kez daha söyleyeyim: Kaiji, adamımsın! Ama bu sezon hiç sana yakışmadı. İlk sezonda sayısız akıl oyunu ve türlü dalavereye karşı gelmesine rağmen Kaiji'nin ikinci sezonu yaratıcılıktan uzak, neredeyse 15 bölüm süren son arcıyla bayağı sıkıcı ve bu serinin asıl dayanak noktası olan merak duygusunu söndürecek kadar sıradandı. Yapımcılar da live-action filme tüm ilgilerini vermiş olacaklar ki, serinin ortasından itibaren bölüm başlarında/sonlarında aktörleri çıkartıp konuşturdular ve zamandan çaldıklarını hiç belli etmediler (yersek). Nihayetinde, istim üstünde tutan, sürekli heyecan yaratan ve en önemlisi izlerken müthiş bir eğlence sunan Kaiji'nin ilk sezonunu mumla arattılar.

    Aynı Nakaratı Çalanlar

    22 -
    Kimi to Boku
    J.C. Staff'tan beklenmeyecek derecede yolunda gitmiş bir seri olan Kimi to Boku dört çocukluk arkadaşı + 1 yancının gündelik okul hayatlarını anlatan, fevkalade dingin atmosferiyle bazen rahatlatan bazen de uyutan ama öyle ya da böyle hiç sıkmayan bir animeydi. 13 bölümlük süresi boyunca karakterlerini geliştirmekten ziyade eski yaşanmışlıklar üzerinden minik detaylar sunarak ilerleyen ve bittikten sonra da aslında aklımdan çabucak silinip giden bir yapımdı. Kötü müydü? Değildi. Peki iyi miydi? Değildi. Ne etliye ne sütlüye misali bir animeydi.

    21 - Baka to Test to Shoukanjuu Ni!
    İlk sezonunda nereden geldiği belli olmayan espri bombardımanının ardından mizah anlamında belirgin bir düşüşe geçen ve beklentilerin çok altında kalan serinin ikinci sezonu bir varis olarak görevini yerine getiremedi. İlk sezonda başka amaçlara sapmadan yalnızca güldürmeye odaklanan Baka maalesef bu sefer güldürmedi.

    20 - Ikoku Meiro no Croisee
    Küçük ve çok sevimli Japon kızı Yune'nin gurbet ellerde, Paris'te macerasını paylaşan Croisee minik bir bal kavanozu gibiydi: Bir kaşık çalmanın ağızda bıraktığı hoş tat, bu kaşıkların artmasıyla midede ufak çaplı bir yanmaya yol açabiliyordu. Keyifli bir seyirlik sunan ama ötesine asla geçme gereği duymayan Croisee hayatın "sadece" içinden, "fazlaca" içinden bir anlatı benimseyerek kendini geliştirme gereği duymadı. Bir miktar Doğu-Batı sentezine burnunu soktuğunda ümitlendirdi ama üzgünüm, süresi çoktan dolmuştu.

    19 - Kimi ni Todoke 2
    Kazehaya ile Sawako'nun bir türlü bir araya gelemediği romantizm yüklü Kimi Ni Todoke'nin ikinci sezonu 12 bölümlük kısacık süresiyle göz açıp kapayana kadar bitiverdi. İlk sezondaki ağır pembe dizi havası ikinci sezonda da bir süreliğine devam ettirildi. Her iki karakterin de çekingen tavırları ara ara kurdeşen dökmeme sebep olurken yapımcıların ağızlarında geveledikleri final, sevenlerini hem üzdü hem sevindirdi. En başından itibaren finalin tahmin edilebilir olmasını geçtim, basbayağı bilinmesi bende sabırsızlığa yol açmıştı. Yapımcıların amaçları da ipe bağlı havucu sürekli çekerek tavşanı koşturmak olduğundan Kimi Ni Todoke her haftası merakla beklenen ve hop oturup hop kaldıran bir animeye dönüştü.

    Keyfine Bakanlar

    18 - Boku wa Tomodachi ga Sukunai

    Ecchi unsurları barındırmasına rağmen asla sıradanlaşmayan Boku wa sürekli işlediği arkadaşlık ve komedi öğeleri sayesinde türün kalıplarına sıkışmayan bir animeydi. Tek bir erkek ve etrafına dağıtılmış hatunlardan doğacak basmakalıp esprilerin aksine yenilikçi ve özgün olmaya gayret eden, istediğinde hayli komik, istediğinde dozunda dramatik kalmayı başaran gayet keyifli bir seyirlikti.

    17 - Ben-Tou
    Saçma sapan bir dövüş/komedi animesiydi Ben-Tou. İki kişinin karşılıklı oynadıkları Mortal Kombat, Street Fighter vb. oyunları hem kendi bünyesindeki iki boyutlu karakterler vasıtasıyla küçücük bir televizyonda hem de ekrana geldiği televizyonlarda kendi karakterleri vasıtasıyla hikayesine uyarladı. Yer yer oldukça komik, komiklik derecesine varacak kadar vahşi olan Ben-Tou en basit tabirle "geyik" sayılabilecek konusunu hiç ciddileştirmeye çalışmadan ve aynı bu dövüş oyunlarında olduğu gibi bölüm ve oyun sonu canavarlarıyla besleyerek hayli eğlenceli bir seyirlik sundu. Haddini bilip elinden gelenin en iyisini yapmaya gayret etti.

    16 - Level E
    Bilim kurgu mu gizem mi olacak derken yaptığı komediyle evlerimize bodoslama giren Level E de süreye oynayanlardan biriydi. İlk bölümlerinde yaşattığı harika tecrübelerden sonra düşen temposu ve hemen hemen aynı ayarda peşi sıra gelen bölümleriyle kendi değerini azalttı. Başlangıcında sesi öyle bir yüksek çıkmıştı ki potansiyeli hakkında muhteşem tahminler yapılmıştı ama sonra ne olduysa oldu, özellikle 6. bölümden sonra gitgide daha da ağırlaştı ve mum gibi eriyip söndü. Sönerken de yine bir mumu andıran şekilde ateşi biraz parladı fakat ilk bölümlerden sonra tüm malzemesini harcamış gibi görünmekten kurtulamadı.

    15 - Working 2
    Hayli geyik bir animeydi. Bir restoran personelinin yaşadıkları gündelik olaylar üzerinden espri üreten, bazen kendini tekrar eden, bazen kendini tekrar etmesiyle dalgasını geçen bir komediydi. İlk sezonu hiç bozmadan, "çalışıyorsa elleme" mantığını güderek güldürmeye ve eğlendirmeye devam etti. İçeriğinin çoğunu durum komedileri ve slapstick tarzdan alan Working (Wagnaria)'in ikinci sezonu vakit geçirmek isteyenler için gayet iyi bir alternatif sundu.

    14 - Mitsudomoe Zouryouchuu

    8 bölümlük kısacık 2. sezonuna rağmen Mitsudomoe skeçlere ayrılmış bölümlerinin hiçbirinde amacından şaşmadı. Tek maksadı güldürmek, yalnızca güldürmek, illa ki güldürmek olan anime bu gayesini her bölümünde öyle veya böyle başardı. Birbirinden manyak üç kardeşin, en az onlar kadar ayarsız babalarının, kardeşler kadar olmasa da çatlak sınıf arkadaşlarının etrafında şekillenen bölümlerde -kendi adıma- yepyeni esprilere de denk geldiğim oldu. Havuzda curling oynanan bölüm sene boyunca en içten güldüğüm sahnelere gebeydi. Tek üzüldüğüm nokta serinin aşırı kısa sürmesiydi ama bu süreci çok iyi yönetmeyi de başardılar.
    Bir başka 2. sezon yapımı olan Fireball Charming'in aldığı süre bile komediydi. İlk sezonu gibi ikişer dakikalık 13 bölümden meydana gelen seri çok hızlı espriler, çok karmaşık referanslar, zihin açıcı diyaloglar ve en önemlisi de kimsenin konuşmadığı anlarıyla oldukça başarılıydı. "Zaten 2 dakikada neyi kötü yapabilirler ki?" diye düşünenlerin aksine "Her hafta iki dakikada nasıl bu kadar iyi olabilirler..." diye baktığımdan beni çok tatmin etti. Amacını gayet iyi biliyordu ve her bölümde de bunu yerine getirmeyi başardı. Üstüne bir de müthiş animasyonuyla harika sahne tasarımları eklendiğinde akılda kalma süresi, izleme süresini hayli hayli aştı.

    12 - Bakuman 2
    Birinci sezondaki acayip gereksiz duygusallıkları bir kenara atan (ya da uysallaştıran) ikinci sezon bu kez farklı bir hüviyete sahip: Karakterlerimiz sırasıyla yenilgi, hüsran, hayal kırıklığı gibi imtihanlardan geçiyorlar. Yine ilk sezondaki "nasıl olsa mutlu son" havasından çok uzaklaşan Bakuman biraz daha gerçekçi, manga sektörüne daha yakın bir duruş sergiliyor. Bir shounen de olsa türün klişelerini elinden geldiği kadar törpülemeye çalışıyor. 25 bölüm sürecek temposunu henüz yarılamış olmasına rağmen hem oldukça fazla konuya değindi hem de daha fazlasına değinecekmiş havası uyandırdı. İlk sezondan çok daha iyiye gidiyor.

    11 - Fate/Zero
    İzlemeye ön yargıyla başladığım, hatta can sıkıntısı + ön yargı ile başladığım Fate/Zero da bir oyun uyarlaması olmasına rağmen harikulade animasyonu, heyecan verici sahneleri ve basmakalıp aksiyon anlatımından hayli uzak düşen uzunluktaki diyaloglarıyla ilginç bir deneyim oldu benim için. Açıkçası seriyi izlerken kim kimdir, özel gücü nedir, efendisi hangisidir falan hiç umursamadan takip ettim ve ben de şaşırdım ama keyif aldım. Eminim buraya kadar okuyan hayranları bir şekilde kızdırmışımdır ama sayısız yan ürünü olan bu projeyi benim benimsemem pek mümkün gözükmüyor. Gerçi benimsemeye ne kadar gerek var, orası da ayrı konu. Sadece 13 bölüm süren ve bu süre içerisinde birer kuplelik dövüşlere yer veren serinin ikinci sezonu Nisan 2012'de başlıyor. Bu sefer bekliyor olacağım.


    - UNUTULMAZLAR -


    Benim adıma yılın en büyük sürprizi Supernatural oldu. Iron Man, Wolverine, X-Men ve hatta şimdilerde Blade sayesinde iyice rezil bir çıta yakalamış Amerikan uyarlamalarının arasından Supernatural çok rahat sıyrıldı ve seviyesini sürekli korumayı başardı. Kötü geçen tek bir bölümünü bile hatırlamadığım seri, orijinal dizinin devirdiği sezonları kapsamak yerine tek bir hikayeye odaklandı. Sarı Gözlü Şeytan'ı arayan Winchester kardeşlerin karakter gelişimlerini de geniş bir zamana yayarak, neredeyse son bölüme kadar ilerleterek işledi. Korku gibi çok zor bir türün altından başarıyla kalkan animenin iki yönetmeni Ishizuka Atsuko ve Miya Shigeyuki benim için Aoi Bungaku'da yönettikleri bölümlerle çoktan rüştlerini ispatlamışlardı fakat bir Amerikan uyarlamasını bu kadar iyi "animeleştirme"lerini de beklemiyordum. Hiçbir anında sıkmayan, aksine bölümler ilerledikçe izleyiciyi daha da içine çeken Supernatural The Animation, dünya çapında geniş bir kitlenin takip ettiği orijinal dizinin Japonya'dan çıkan harika bir yan ürünüydü.

    9 - Un-Go

    Polisiye türünü benimsemiş animelerin girdikleri kısır döngüyü neredeyse yarım asır önce yazılmış metinlerden beslenerek kıran Un-Go hem post-apokaliptik bir dünyayı hem de tarihin en başından bu yana varolmuş ezeli gizemleri bir araya getirerek oldukça ilginç bir atmosfer yaratmayı becerdi. Kısa sürmesi ve anlattığı öykülerin karmaşık yapıları nedeniyle kısıtlı bir seyirci kitlesi tarafından takip edilmiş olsa da kenarda köşede kalmış ve keşfedilmeyi bekleyen harika bir seriydi.


    P.A. Works firmasının 10. yılı şerefine ekranlara getirdiği anime daha ilk bölümündeki açılış konuşmasıyla "farklı bir şeyler" arayan insanların kalbini kazandı. Şehirli Ohana'nın köy hayatına gelişi ve ananesinin yönettiği otelde çalışmaya başlamasını konu alan animede geniş bir kadro, nefis müzikler, gerçekçi diyaloglar ve harika bir animasyon bir araya geldi. Özellikle konuyu toparlama ve kapanışa hareketlenme bölümlerinden itibaren temposunda hafif bir düşüş, anlatımında gözle görülür bir tekrar yaşanmasına rağmen Hanasaku Iroha'nın bu kadar ses getirmesinin bir diğer nedeni de anime izlemeyenlerin bile ilgisini çekmiş olmasıydı. Ohana üzerinden ergenlik, kendini tanıma, çalışma disiplini, arkadaşlık bağları gibi pek çok farklı temaya değinen Hanasaku Iroha farklı türlere gönül vermiş insanları bir şekilde yakalamayı başaran nadir yapımlardan biriydi.


    Chihaya ismindeki bir genç kızın ve bu kızın karuta isimli kart/şiir oyununa duyduğu hayranlığın etrafında şekillenen anime tam bir otokontrol mekanizmasıyla işliyor. Romantizmin de dramanın da komedinin de asla abartılmadığı, anlatılan ne varsa doğru zamanda ve doğru yerde aktarılan harika bir seyir sunuyor. 25 bölüm sürecek animenin yarısına geldiğimiz şu dönemlerde hala nasıl bir güzergah izleyeceğini kestirmek güç. Direksiyonun başında Nana gibi mükemmel bir animenin yönetmeni Asaka Morio varken her nereye vardıracaksa oraya sağ salim ulaştırmaması için hiçbir neden görünmüyor.


    Gerçekçilik ve inandırıcılık arasındaki dikenli telden rahatlıkla sıyrılan karakterlerin, 30 yaşındaki şaşkın bir adamla 6 yaşındaki şirinlik abidesi bir kızın hikayesiydi Usagi Drop. Bir ağaç dikmenin, ufacık bir mürekkep kutusunun bile dikkatli seyircilere armağan niteliği taşıttığı seri şimdiye kadar zaten bir şekilde farklı mecralarda anlatılmış hikayesini ne derin çıkarımlarla genişletip bir edebi esere ne de toz pembe yalanlarla allayıp bir uyku öncesi masalına dönüştürdü. Usagi Drop gözlemci tavrıyla anlatmak istediklerini yüksek sesle söyledi ve bittiğinde ardında sıcacık bir mutluluk bıraktı.

    Yılın tartışmasız ilk bombası Madoka. Muazzam bir(kaç) animasyona sahip anime bilindik bir konuyu farklı açılardan yaklaşarak işlemeyi bildi. Rengarenk saçlı küçük kızlar etrafında şekillenmesine rağmen yarattığı kaotik atmosfer ve depresif anlatım tarzıyla insanların dengesini mütemadiyen bozdu. Konusunu daha önce pek çok farklı yapımda izlemiş olmama rağmen sürekli karamsarlığa iten gelişmeleriyle her hafta bir sonraki bölümü iple çekmeme neden oldu. Finalinde bir nebze kolaya kaçmış olsa da kendinden önceki bilmem kaç tane örneğin yapamadığını becerip Mahou Shoujo konseptini kökünden sallayan, belki de insanların bu türe merak duymasına yol açan eşsiz bir animeydi.


    Penguen'i anlatmak da sevmek de ... hatta izlemek de zor. Haftalar boyunca kartopu misali büyüyerek artan sorularıyla izleyicilerin beyinlerine saldıran bu anime, referans verdiği çok ama çok derin kaynakları, mükemmel ötesi animasyonu ve bu animasyonun da -bence- üstüne çıkmış müzikleriyle apayrı bir "deneyim". Çok zor bir bilmeceyi, sanki hayatınız bu bilmecenin cevabına bağlıymış gibi çözmeye çalışmanızı sağlıyor. Her bölümün bitişiyle gün ışığına çıkan yeni sorular ve tam tersine karartılmış yeni cevaplar adeta sabrınızı test ediyor. Penguen her tarafı dikenli bir arazide nefis bir serüven vadediyor, bu maceraya atılmaya cesareti olanları kabul ediyor, izleyiciye meydan okuyor.


    11 bölümlük kısacık süresine rağmen tempoyu olağanüstü ayarlayan, 6 karakterine de aynı itinayla yaklaşan, harika müziklerini kusursuz zamanlamayla kullanan ve neredeyse hiçbir hata yapmamış bir seriydi AnoHana. Bazılarının ajitasyona kaçmakla suçladığı ama bana göre "içtenliği" yansıtan, 3-4 yılda bir izleyebileceğimiz türden bir yapımdı. İzleyiciyi ağlatmayı da güldürmeyi de bilen, hiçbir hamlesinde aşırıya kaçmadan derdini anlatabilen nefis bir animeydi. Takip ettiğim süre içerisinde kendimi karakterlere yakın hissetmeye uğraşsam da buna izin vermedi. Madoka'nın yaptığını bir üst boyuta taşıyarak rengarenk ve cıvıl cıvıl bir animasyonu, kupkuru ve çatırdamış bir senaryoyla besledi. Benim dengemi birkaç kez bozduğu, suratımda bir gülücükle ağlattığı da oldu ama bu kadar yukarılarda olmasının nedeni bunlar değil. Anlatmamam, hiç bahsini bile açmamam gereken finali sanki enfes bir pastanın üstüne yerleştirilen son süsleme gibiydi. Tastamam bir animeydi AnoHana.


    Barındırdığı karakterleri ve dillendirdiği hikayesiyle arasındaki mesafeyi hep koruyan harika bir animeydi Wandering Son. Gözlemci kamerasını kendi karakterlerine asla fazla yaklaştırmadı. Bir adım uzakta kalan, kendini geri çeken tarafsız duruşunu hep sürdürdü. Fakat bu ılıman tavrını eline geçen her fırsatta "cinsiyet" kavramının içini delik deşik ederek bozdu. Ara ara uyguladığı metaforlarla, çoğunlukla cinsiyetler arası eşitsizlikten dem vurarak mükemmel bir iş çıkardı. Bana göre Hourou Musuko'nun asıl başarısı hangi durumu anlatıyorsa anlatsın var olan tüm bakış açılarını yansıtmaya çalışmasıydı. Serinin ne kadar olgun bir yapım olduğunu gösteren bu çaba çoğunlukla meyvelerini de verdi. Yapımcıların harika seçimleriyle bir düşü, hayali, rüyayı andıran animasyon dahi animenin niyetini açık eder nitelikteydi. Gerçek hayattaki yaşantı için bile hep bir "keşke" diye içimden geçirmeme sebep oldu. Küpe takan erkeklere alıştığımız, kravat takan kadınları karizma bulduğumuz bir çağda, karşı cinsle özdeşleşmiş kıyafetleri giymenin sınırını nerede çizmemiz gerektiğini sorgulatan anime usulca anlatımını tokat gibi inen bir soruyla pekiştirdi: İnsan kendi cinsiyetini neden seçemesin?


    Başlangıcında çok sıkıldığım ama rayına oturduktan sonra hep daha hızlandığını hissettiğim bir anime Steins;Gate. Çocukluğundan beri Back to the Future üçlemesini ve benzer yapımları 12-13 defa izlemiş biri olarak "Zaman yolculuğu üzerine daha ne anlatılabilir ki?" diye düşünürken beni çok gafil avladı. Öncelikle geçmişe dönük iki farklı zaman yolculuğu konseptiyle kafaları iyice karıştıran Steins;Gate bir taraftan da kendi hikayesini anlatmaya çalıştı ve bunu da olağanüstü bir finalle (final öncesi bölümle) çok iyi başardı. Başroldeki Okarin'i dışarı alırsak kadronun tamamı toplamda 1 büyük oyuncu gibi bir performans çıkardı. Gökyüzünü çok ender gördüğümüz, geneline gri tonların hakim olduğu, animasyonunun tekdüze ilerlediği bu anime tüm gücünü insanı her fırsatta düşünmeye sevkeden senaryosundan, zaman zaman da zevzeklikleriyle güldürmeye zorlayan karakterlerinden aldı. Bir noktadan sonra her biri ayrı ayrı muhteşem bir seviye yakalamış bölümleri ve genel toplamda üst düzey bir anlatıma ulaşmış süreciyle benim için senenin en iyi animesiydi.

    2 Görüş:

    1. Buradan çıkarılacak ders;

      Derhal Mahou Shoujo Madoka Magika ile Supernatural The Animationu izlemelisin.

      Ben AnoHana ile yıla başladım. Steins;Gate ile ilerlerken sadece bu iki animenin tüm yıla yeteceğini düşünüyordum. Ne oldu? GoSick, HanaSaku Iroha, Usagi Drop, PenguinDrum, nihayetinde Chihayafuru ve GC...(daha da gider.)
      Böyle bir yıl beklemiyordum. Duygudan duyguya girdim, girmeyede devam ediyorum. Böyle giderse vücut ya kaldıramayacak yada bağışıklık kazanacak.

      YanıtlaSil
    2. Supernatural'ın BD ripleri de çıkmış, o vahşi sahnelerin nasıl bir hale geldiğini düşünemiyorum. Ben 640*480'lik, gömülü altyazısı olan leş riplerden izlemiştim. Şimdikiler çok şanslı :p

      Belki de slice of life çok sevmemden kaynaklıdır ama bu yılın genel itibarıyla harika geçtiğini düşünüyorum. En kısır sezonda (yaz sezonu) bile Usagi ve Penguen çıkıyorsa demek ki hayli verimli bir sene geçirmişiz.

      YanıtlaSil

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi