Aku no Hana - 06+07



Elini veren Kasuga her iki kıza da kolunu kaptırıyor. Bir yandan Saeki'nin ona karşı duyduğu güveni boşa çıkarmamak için işlediği suçun cezasını çekmek istiyor, öte yandan da bu cezayı çekmesini sağlayacak Nakamura'nın egosunu besleyen aciz bir zavallıya dönüşmekten kurtulamıyor... mu acaba?

Manga okurlarının böylesine underground bir eseri niçin bu kadar tuttuklarını nihayet anladım zira şimdiye kadar olan bölümler; evet, bir bakıma belli sınırlar içinde sıra dışılardı ama özellikle 7. bölüm ile Aku no Hana'nın alametifarikası o şişko dolunayın ışıklarıyla yıkandı ve tamamen aydınlandı.

Nakamura'nın teklifi karşısında -sanıyorum- herkes gibi benim de aklımdan aynı düşünceler geçiyordu: "Yazmayıver. Daha sonra gidip Saeki'ye itiraf edip bu suçunun cezasını çeker ve kefaretini ödersin, eğer istediğin buysa." Evet, en mantıklı olan yol bu.

Ama ancak ve ancak minnacık bir insan topluluğunun yapabileceği bir şeyle ilgileniyor Aku no Hana... ve bunun adı "mantık" değil, "doğru". Eskiden beri doğru ve normal kavramlarına takık olduğum için böylesine yürekli bir anlatımı canıgönülden destekliyorum. Doğrular seninle karşılaşmadan önce başkalarının verdikleri kararlarla biçim almıştır ve asla senin doğruların, "gerçeğin" olamazlar. Kendi gerçeğini herkesten önce kendine itiraf eden Kasuga'nın ve koyun sürüsü gibi gördüğü çevresinde nihayet bir yol arkadaşı bulan Nakamura'nın suratlarındaki gülümseme serinin şimdiye kadarki tek olumlu duygusuydu. Yapmacık değildi ve "doğruydu."

Kasuga'nın bu yaptığını onun yaşında kesinlikle yapamayacak (belki de yapamamış; çok geride kaldı o yıllar) biri olarak, her bölüm sonunda sövmekten beter eden mangakanın hangi amaçla bu eseri yazdığını ve kötülük çiçeklerini kimlerin bahçelerinde açtırmaya niyetlendiğini çok iyi anlıyorum. Aku no Hana sittinsene popüler bir anime olmayacak ama o minicik kitle için çok sağlam bir tohum ektiğini söylemek gerek.

Shingeki no Kyojin - 07



"Yeni bir kahraman doğdu ve bu seferki gerçekten kahraman vasıflarına sahip" diye düşünürken basmakalıp hamlenin gelmesi gecikmedi.

Geçen hafta Mikasa'nın mazisi anlatılırken bu hafta ve -tek dileğim- serinin kalanı için kızı hazırladıklarını düşünmüştüm. Eren'in yokluğunu iyice zıt bir karakter olan Mikasa ile dolduracak ve bu atipik kahraman profilli karakterden bir kahraman yaratacaklarını sanmıştım. Ne yalan söyleyeyim, şimdiye kadar pek çok kere gülünç duruma düşmüş ve sıradanlaşmış bu seri için Mikasa'nın başkaraktere evrileceğini ummuştum... Bir kere de tuttursam dişimi kıracağım zaten!

Yine geçen hafta Mikasa'dan bir kahraman yaratılabileceğini görmüştük. Seride şimdiye kadar titanları öldürmeyi başarmış tek karakterin başrole oturması hiç de yadırganacak bir durum değil. Ama ne oldu?! Yine bilindik bir taktik, yine oldu da bitti maşallah gelişmesi, yine bitiveren ve sorgulanamayan bir yardım... Daha da fecisi: Galiba... Yine... Eren.

Hepsinden daha kötüsü, şimdiye kadarki neredeyse iki aylık süreçte insanların korkunç derecede ezildikleri bir dünyayı pek çok farklı açıdan anlatmakla uğraşmış Shingeki no Kyojin'in, kendini ilginç kılan tek merak unsurunu hiçe saymış olması: Bu kadar aciz durumdaki insanlar, Titanları nasıl yenecekler?

Eninde sonunda insanların kazanacağını biliyoruz ama önemli olan bunu nasıl başaracaklarıydı. Şimdi yanlarında veya arkalarında onlara düzen dışı bir eşitlik kazandırmış bir güç bulunuyor. Biz Davut ile Golyat'ın, Fare ile Fil'in, küçük balık ile büyük balığın mücadelesini izleyecektik; "burda bekleyin olm, boksör abimi çağırıcam" veledinin yetersizliğini değil.

Shingeki no Kyojin - 06



Tek düşman titanlar olmayabilir...

Geçen haftaki sıradışı gelişmeden sonra ikinci başkarakter yaratma çabaları başlıyor. Mikasa'nın yalnızca kapanış şarkısında öne çıkarılan karakterini geliştirmeye adanmış bölüm, aynı zamanda büyük balık-küçük balık meselesine de değinerek uzun sayılabilecek bir flashback derlemesine sırtını dayamış durumda.

Yanlış hatırlamıyorsam seride ilk kez bir insanın titan öldürdüğüne şahit oluyoruz. Şimdiye kadar bir zombi gibi ağır hareket edenlerinin aksine gülünç bir şekilde koşan titanı arkadan gelip biçen Mikasa geçen hafta boşalan kahraman kontenjanına adını ilk sıradan yazdırıyor. Eski kahraman düşünüldüğünde, yenisinin çok daha cazip olduğunu söylemeye gerek yok.

Mikasa'nın Eren ile ilk kez tanıştığı anın ne kadar vahşi olduğunu söylemeye gerek yok fakat serinin dramatik yapısının her hafta başa kakılırcasına neden bu kadar acıklı bir hale büründüğünü sorgulamak lazım gibi. Titanlar gibi toplumun/ırkın tamamını tehdit eden bir tehlike olmadığında insanların ne kadar aşağılık varlıklar olabileceklerini gösteren bölüm, bizleri Mikasa'nın aydınlanışına ortak ediyor. Kelebeği sarmalamış çekirgeyi, babasının elinde gelen avı o gözlerle görmeyen Mikasa içinde yaşadığı dünyanın acımasızlığını bizzat şahit olmak zorunda kalıyor.

Elbette tüm bu geçiş bölümü boyunca merak edilen tek konu Eren'in geri dönüp dönmeyeceği. Bu durumun gölgesinde geçen bölümler sanki pek de istedikleri etkiyi yaratamayacaklarmış gibi görünüyor. Öyle ya da böyle, serinin arabesk havası daha uzun süre dağılacağa benzemiyor.

Chihayafuru - 43



Serinin şimdiye kadarki en gerilim yüklü bölümü olabilir. Takım maçlarının... veya herhangi bir spor müsakabasının geldiği en üst nokta. 2-0 geridesiniz ve bir mağlubiyet daha alırsanız kupaya veda ediyorsunuz. Üstelik yıldız oyuncunuz sakat sakat oynuyor ve takım kaptanınız yine kara bahtı kör talihine karşı mücadele ediyor.

İnanılmaz bir geri dönüş serinin kaderini belirleyebilir. Chihaya ve takımı yenilirse 3. sezon mutlaka gelecek demektir, yok olur da bir şekilde kazanırlarsa ferdi turnuva çok acayip bir hal alacak demektir. Sonuç ne olursa olsun bu kadar yoğun maçların yaşandığı bir seri için gelecekte de harikulade maçlar izleyeceğimiz kesin.

Takım maçlarında oynamayan Queen ve Arata'nın nasıl bir tecrite maruz kaldıklarını görüyoruz. Şimdiye kadar takım maçlarını anlamsız bulan ve küçümseyen Queen, havada uçuşan kartları gördükten sonra güm güm atan kalbini zaptedemiyor. Ha keza Arata da tuvalete gidiyorum bahanesiyle çıkıp tatami üstünde vızıldayan kartları dinlemeye kaçıyor. Ferdi sporlar da aslında takım oyunudur, iki genç de bunun farkına varıyor. Antrenörü, akıl hocası ve hatta rakibi bile o takımın bir parçasıdır.

O kadar az kart kalmışken gelecek hafta final maçının bitmesi garanti. Sonrasında ise geriye sadece 6 bölüm kalmış olacak. Bu kadar kısıtlı bir sürenin, sırtını tamamen takım turnuvasına dayamış ikinci sezona ne katacağını hiç kestiremiyorum.

Aku no Hana - 05



İlk bölümden sonra rotoskopu ve kamera tercihlerini (yaklaştıkça beliren suratlar) savunurken serinin gözlemci bir tavrı olduğundan bahsetmiştim. Hadi, itiraf edeyim; mangayı okumadığım için aslında böyle bir tavrın varlığını ümit etmiştim. Nakamura'nın eylemlerini, her fırsatta Kasuga'yı sıkıştırmasını, zorlamasını vs. hep şerre yormuştum. Oysa artık şu bir gerçek ki, o ümit ettiğim gözlemci tavır Aku no Hana'nın içine sinmiş ve dolayısıyla da izleyiciyi ister istemez tarafsızlaştıran bir yapı kurmuş vaziyette.

Bu bölümdeki Melek ve Şeytan benzetmesi -her ne kadar kör göze yapılsa da- zaten geçen hafta gördüğümüz kıyafet seçimlerinden rahatlıkla anlaşılır bir üsluptu. Bölüm ise bu üslubu bir adım daha öteye geçirerek Kasuga'nın bedenine sızmak için sadece bir fırsat yaratmış oldu. Delikanlının gözünden bakarak iki kızın nasıl konumlandırıldıkları bir bakıma tekrarlandı.

Fakat ne Saeki bir melek ne de Nakamura bir iblis. Her ikisi de (özellikle Nakamura) Kasuga'nın yoluna/hayatına tohumlar bırakan kızlar. O son derece alışılmadık ilanıaşkı kabul eden Saeki'nin, tuhaf bulduğu ve bunu da bir iltifatmış gibi söylediği Kasuga'ya karşı yine alışılmadık bir ilgisi bulunmakta. Her bakımdan "mükemmel" olarak sunulmuş Saeki'nin aslında bu mükemmelliği kabul etmediğini veya farkında olmayıp bu mükemmelliği kullanmadığını görüyoruz. Öyle ya da böyle Saeki'nin bir koşul öne sürmesine ve tersten okumayla bir davette bulunmasına tanıklık ediyoruz: "Eğer senin için de uygunsa..."

Söz konusu davet olunca elbette şimdiye kadar izlediğimiz bölümlerden Nakamura'nın bu işin ehli olduğunu biliyoruz fakat onca fiziksel müdahalesine rağmen Nakamura'nın da yaptığı tohum atmaktan, Kasuga'nın kulağına fısıldayan küçük şeytan olmaktan fazlası değil. Şimdiye kadar çoktan Saeki'ye gidip kıyafetleri kimin çaldığını söyleyebilirdi ama yapmadı. Bu bölümde yine ambalajı yırtıp Kasuga'nın romantizmini piç edebilirdi ama "doğrudan" bunu yapmadı. Nakamura bölüm finalinde dediği cümleden de anlaşılacağı üzere Kasuga'nın duvarlarını kırmak için şüphe tohumları atmaktan, delikanlının kulağına fısıldamaktan fazlasını şimdiye kadar hiç yapmadı, asla bilfiil müdahil olmadı.

Serinin adından da anlayabileceğimiz üzere hangi tohumun filizleneceği malum. Bizim izlediğimiz, çiçeğin açmadan önceki sancıları.

Cleopatra


Osamu Tezuka'nın yetişkin içerikli Animerama üçlemesinin ikinci ayağı olan Cleopatra gösterime girdiği dönemde ABD sinema endüstrisi tarafından XXX kategorisine sokulmuş ve "Cleopatra: Queen of Sex" ismiyle seyirciye sunulmuş bir film.

Üçlemenin diğer filmlerinde (Sen'ya Ichiya Monogatari, Kanashimi no Belladonna) olduğu gibi yine erotizmin ve cinselliğin ön planda olduğu filmi aslında bu temalar üzerinden değerlendirmek çok yanlış zira Cleopatra, animenin babası kabul edilen Osamu'nun kafasına göre takıldığı, adeta kendini eğlendirmek için yarattığı bir parodiler bütünü.



Astro Boy'u izlemiş ve 2001: A Space Odyssey'in sanat yönetmenliğini teklif etmiş Stanley Kubrick'i, stüdyosunu bir yıl boyunca başıboş bırakamayacağı için reddetmek zorunda kalan Osamu Tezuka'nın içinde kalan ukdeleri teker teker yerine getirdiği bir film Cleopatra.

İzleyeni dumura uğratacak kadar çirkin bir animasyonla açılan film, bariz bir şekilde Odyssey'e gönderme yapan ve yer yer anime edilmemiş objelerin bulunduğu bir sekansla hikayesini anlatmaya başlar. Uzaylıların saldırısına maruz kalmış "geleceğin insanları", antik Mısır'a zaman yolculuğu yapıp Kleopatra'nın efsaneleşmiş gücünün nereden kaynaklandığına şahitlik edeceklerdir.



Kleopatra'nın hikayesini erotik bir masala dönüştürerek anlatan film; kırmızı başlıklı kız, Frankenstein, Napoleon, Jeanne d'Arc vb. tarihsel ve edebi figürleri araya sıkıştırırarak dönemin Mısır'ını da bir çorbaya çevirir. Sezar'ın Frankenstein'a benzetildiği, Marcus Antonius'un muz yemeden "faaliyete" geçemediği antik Roma ise buzdolabının, tabancanın, spor arabanın, arada bir görünen samurayın son derece normal görüldüğü paralel bir evrende gibidir.

Hiçbir tarihi gerçeği yansıtmadığını açılışındaki büyük puntolarla vurgulayan filmin, anlatım açısından herhangi bir yenilik getirmediği anime sektöründeki tezahürü ise oldukça yıkıcı olmuştur. Porno yaftasıyla sinemalarda gösterilen 1970 yapımı Cleopatra, Osamu Tezuka'nın şirketi Mushi Production'ı finansal bir krize sokmuş ve ustanın 8 yıl sonraki Bander Book'a kadar yalnızca televizyon serilerine odaklanmasına yol açmıştır.

Shingeki no Kyojin - 05



Ups! Bunu hiç tahmin etmemiştim.

Bölüm finalinde yaşanan olay seriye bambaşka bir boyut katıyor. 22 dakika boyunca "öldürülsem bile ölmem" ve "hadi görelim, en fazla titanı acaba kim öldürecek" ve "sana yenilmem, haberin olsun" gibi yalnızca kendini kandıran shounen klişeleriyle bezenmiş bir anlatımın ardından Eren'in sindirilmesi gerçekten de şimdiye kadarki yapıyı hiçe sayacak kadar cüretkâr... tabii önümüzdeki hafta Eren'in bir şekilde kurtuluşuna tanıklık etmezsek.

Yeterince iyi tasarlanmamış ve tüm karakter gelişimi, dürtüleri, amacı tek bir olay üzerinden yansıtılmış Eren'in sağa sola bağırıp gaza getirici konuşmalar yapması yine o çok bilindik shounen klişelerinden biriydi. Annesi öldüğü için Eren'in "reyizzz" sıfatına bir anda yükselmesi çok olağan bir durummuş gibi ortaya konup durdu. Açıkçası serinin başkarakteri olmasını beklediğim bir karakterin, şimdiye kadar hiçbir karşılık verilememiş titanlar şehri basmışlarken rütbe almaktan bahsetmesi ve sonucunda da böyle grotesk bir şekilde saf dışı edilmesi çok hoşuma gitti ama yine de ya geri dönerse diye bir korku içindeyim.

Embesil kral/lord/hükümdar klişesi, Colossal Titan'ın aniden gelip gidebilmesi, daha seri yayınlanmaya başlamadan sinopsisten bilinen titanların zevk için insan yemeleri gerçeği vs. gibi seriye ait vasıflara farklı açılardan yaklaşan bölüm gelecek için kaygı verici bir sonla bitti. Eren nasıl oldu da canı isteyince titanın ağzına girebildi? Tamam, gaza gelme konusunda serinin hiçbir sıkıntısı olmayabilir ve bunu layıkıyla yerine getiriyor da olabilir ama o heyecan içinde beynimizi buzdolabına koymamız gerekmemeli.

Daha önce de demiştim, bu serinin kahramanları titanlar. Onların nereden geldiklerini, neden tüttüklerini, niye boyları ufaldıkça çene yapılarının ve dış görünüşlerinin insanlarınkine daha da benzediğini merak ediyorum. Galiba bu merakı gidermek için mangaya yönelmem gerekecek zira anime emin adımlarla CGI oranını arttırıp daha 5. bölümünde OP'deki karelerin büyük çoğunluğunu kullanarak biraz tembel davrandığını gösteriyor.

Chihayafuru - 42



Geçen hafta en heyecanlı yerinde verilen recap bölüm yüzünden tüm heyecan kaçmıştı. Bu hafta başlayan final maçıyla birlikte ise sadece heyecan değil, etrafa müthiş gaza getirici bir atmosfer yayılıyor. Chihayafuru'nun 2. sezonu tamamen bu turnuvaya ayrılmış durumda. Haliyle yalnızca maçlara odaklanan gayet tekdüze bir tempo var lakin tekdüzeliğin sıkıcı olmaması için seri elinden geldiği kadar mücadele ediyor.

Rakibinin ismini bir türlü hatırlayamayan Chihaya veya hapşırıp burnunu yanındaki çocuğun koluna silen Queen gibi komik anlar arada bir görünseler de şu anda hiçbir şey maçlardaki gerginliğin önüne geçemez. Kıran kırana geçen bir turnuva ve stratejiden tutun sakatlıklara kadar sporun her unsurunu içinde barındıran maçlar izliyoruz.

Serinin şimdiye kadarki 42 bölümü boyunca karuta pek çok farklı forma büründü. İlk başlarda "üzerinde mısralar yazılı kartları kimin daha hızlı aldığı" gibi temel bir konsept hakimken karakterlerle birlikte karuta da mutasyon geçirmeye başladı fakat Chihayafuru'nun benim açımdan en büyük özelliği de yine bu mutasyonda saklı. Evet, hızlı olmak önemliydi ama kazanmak için yeterli değildi. Evet, kartların dizilimini hatırlamak, refleksler, sese tepki süresi vs. önemliydi ama hiçbiri tek başına kazanmaya yetmiyordu. Aynı, bir takım oyununda olduğu gibi kazanmak için tüm bu özelliklerin hepsine birden sahip olmak gerekiyordu.

Durum iyi gözükmüyor ama geri dönüş için küçük bir kapı aralandı. Chihaya'nın kazanacağına şüphem yok ama takımın geri kalanı ne yapabilir, onu hiç kestiremiyorum. Bir mucize olur da hepsi birden kazanırsa 2. sezonun şimdiye kadar olan kısmı "epik bir turnuva" sıfatıyla tarihe geçebilir. Kalan bölümlerde ise Chihaya o gazla ferdi turnuvada Queen'in sümüklü burnunu tatamiye gömerse işte o zaman sadece sezon değil, serinin tamamı "epik bir spor animesi" sıfatıyla tarihe geçebilir.

Sougen no Ko Tenguri



Panda Kopanda, Lupin III, Mirai Shounen Conan gibi yapımların animasyon yönetmenliğini yapmış Yasuo Ootsuka'nın yönettiği ama daha da önemlisi senaryosunu Osamu Tezuka'nın yazdığı 1977 tarihli Sougen no Ko Tenguri 20 dakikalık bir kısa film.

Yukarıda bahsi geçen animelerin, dönemlerinin çok ilerisinde görülebilecek animasyon kalitelerini koruyan ve kısa süresine rağmen bir adım da ileriye götürmeye çalışan Sougen no Ko Tenguri özellikle ışıklandırma ve gölgelendirme konularında çıtayı gerçekten yukarılara çeken yenilikçi bir tavra sahip.

Neredeyse her konuyla ilgili bir yorumda bulunmuş Osamu'nun arka plana kırsal hayatı yerleştirdiği filmin hikayesi ise oldukça çocuksu ve metodik bir anlatıma sahip. Doğumundan itibaren aynı inekten süt emmiş Tenguri ile buzağı Taru-Taru artık kardeş gibidirler. Kış bastırıp erzakları tükenen köy halkı civardaki hayvanları tek tek kesmeye başlayınca Tenguri aceleyle Taru-Taru'yu köyden kaçırır. Aradan yıllar geçtikten sonra süt kardeşlerin yolu yeniden kesişecektir.

Et stokunun azalmasıyla civardaki hayvanları avlamaya çıkan köy halkı ile Tenguri bir anda Taru-Taru ve sürüsünün avı haline gelirler. Danaları kesmek yerine başka bir çözüm öneren Taru-Taru sayesinde köyün karnı artık doyacaktır.

20 dakikayı alışılageldik bir güzergahla doldurmaya çalışan film, her ne kadar aniden dile gelen Taru-Taru gibi bir tuhaflığı ve pek dişe dokunur sayılamayacak bir hikayeyi içinde barındırsa da 1977 yılında sahip olduğu görselliğiyle kesinlikle izlenmeyi hak eden bir anime olarak sivriliyor.

Shingeki no Kyojin - 04



"Anladık yahu! Eren annesinin intikamını almak isteyen ateşli bir ergen. Etrafındaki insanlardan öğrendiklerini hemen başkalarına satmaya meraklı bir yeni yetme. İki lafından birisinde Titanları öldürmekten bahsedecek, eline her fırsat geçtiğinde diklenecek birilerini bulmaya çalışacak. Duvarları aşacak, enginlere sığmayıp taşacak. İki dostu, Mikasa ve Armin olmasa tek başına kurda kuşa yem olacak" ...diyordum ki serinin başkarakterlerinden biri geldi!

Geçen hafta, savaş veya dişe dokunur herhangi bir aksiyon olmadığında serinin ne kadar sıradanlaştığından yakınıp titanların mutlaka geri gelmeleri gerektiğinden bahsetmiştim. Eksik olmasın, Colossal Titan koptu geldi. Gelecek hafta için hiçbir sıkıntı kalmadı.

Muhtemelen bundan sonra seriyi taşıyacak çekirdek kadronun eğitim süreci devam ederken bir yandan bu karakterlerin minyatür gelişimleri yapıldı, bir yandan da asker olmanın içerdiği anlama hafiften dem vuruldu. Açıkçası Shingeki no Kyojin'in militarist söylemlerine karnım tok. Kendinden çok daha güçlü, hatta aşık atamayacağın kadar güçlü bir düşmana karşı savaşırken asker olarak tanımlanmak gereksiz. Zafer kazanmaya, cepheden galip ayrılmaya değil, hayatta kalmaya çalışıyorsun.

Aslında asker tanımlamasını bir noktaya kadar anlayabiliyorum zira popülasyonun tamamı savaşta değil. Mangaka Isayama Hajime'yi mimari konusunda gerçekten takdir etmek lazım. Şehri çevreleyen duvarlar aynı zamanda insanlar arasında da katmanlar yaratıyor. Kraliyet ailesi, kolluk kuvvetler arka saflarda yer alırken çiftçisi, hayvancısı vs. orta saflarda, askerler ise ön saflarda yer alıyor. Fakat yine de bu katmanların hepsi bahsettiğim güç dengesizliği yüzünden birer cephe gibi yansıtılıp aslında herkesin hayatta kalma savaşı verdiğini simgeliyor.

İlk bölümdeki saldırıda bir şüphe uyandırmıştı ama bu haftanın finalinde titanların (ya da en azından Colossal'ın) nereden geldiklerine dair bir ipucu verildi gibi. Duvarın dibinde aniden bitiveren titan ufak bir yıldırımla peydah oldu ve Shingeki no Kyojin de mitolojiden beslendiğini açık açık belli etti. Tabii bu da başka bir soruyu beraberinde getiriyor: Madem titanlar gökyüzünden (veya yıldızlardan) iniyorlar, Eren ve arkadaşları onların soyunu nasıl kurutacaklar?

Aku no Hana - 04



Cidden, film gibi bir seri.

Genelde bu kadar süreklilik barındıran yapımların dizi formatında yayınlanmasını gereksiz buluyorum. Tamamı önceden çekilmiş sonra da kaç parça gerekiyorsa o kadara bölünmüş gibi duruyorlar. Seri bittikten sonra bir zırdeli çıkıp OP ve ED'leri kesse (bu arada yeni OP de olmamış), kalan görüntüleri ardı ardına ekleyip sinemada gösterse basbayağı film olur yani. Ya da vazgeçtim, ED'yi kesmesin...

Sürekliliğin doğal olarak beraberinde gerçekçiliği getirmesi ise bunca yerilen özelliğinin yanında serinin büyük bir avantajı. Oyuncuların ("karakter" yerine artık böyle demek lazım) performansları ve özellikle de Kasuga'nın çatallı sesi okul ortamını gerçekten çok iyi yansıtıyor. Herkesin "Kasuga Nakamura'yı seviyooor" gerzekliğinde takıldığı bir sınıfta hepimiz bulunmuşuzdur. Kimi zaman Kasuga veya Nakamura da olmuş olabiliriz.

Aku no Hana ilginç bir deneyim olmayı sürdürdüğü için bu tarz teknik mevzulara ister istemez giriyorum ama fazla da uzatma niyetinde değilim, sonuçta bunlar serinin bariz ortada duran vasıfları.

Seri her ne kadar Kasuga'yı başkarakter olarak seçmiş gibi görünse de gelişmeleri Nakamura açısından değerlendirmek daha mantıklı... zira serinin asıl lokomotifi bu sadist ve yapayalnız genç kız.

Nakamura eline geçen kozu ömrü hayatı boyunca beklediği ihtirasına adamış durumda. Kendini bir sapık olarak görmeyen, hırsızlığını bir defaya mahsus bir şeymiş gibi kabullenen, kasabadan kaçıp gitmek istemesine rağmen yine de kalmasını sağlayacak açık kapıyı aralayan Kasuga bu yapayalnız kızın esiri olmuş durumda. Kasuga belki bir sapıktır, belki de değildir ama Nakamura'nın azmiyle istemese bile sapıklaşmak zorunda kalacakmış gibi görünüyor. Beyazlara bürünmüş Saeki'yi beklerken karşısında beliren siyahlar içindeki Nakamura'nın aklına uymaktan başka şansı yok. Nakamura'ya pabucunu ters giydirebileceğini düşünmek bile hata.

Uchuu Kaizoku Captain Harlock - İnceleme


Bilimsel gelişmelerin konformist bir yapı oluşturduğu 2977 yılında Dünya üzerindeki okyanuslar kurumuştur. Popülasyonun 5 milyona kadar düştüğü ve kaynakların tükenmek üzere olduğu Dünya, başka gezegenlerin kaynaklarını araştırması için uzaya yollanan robotlardan medet ummaktadır.

Her ihtiyaçları hükümet tarafından karşılanmakta olan vatandaşların çalışmasına gerek kalmamıştır. Olası bir isyandan korkan hükümet, izledikleriyle yetinsinler diye insanlara içinde sübliminal mesajlar bulunan programlar izlettirir. Dolayısıyla günün birinde gezegene inen, üstüne tuhaf yazılar işlenmiş uzay gemisi bir korsan olan Harlock dışında kimsede şüphe uyandırmaz.



Uchuu Senkan Yamato'nun yaratıcısı Leiji Matsumoto'nun mangasından uyarlanan 1978 yapımı 42 bölümlük anime serisi, yine Leiji'nin diğer işlerinde de görülebilecek tarzda bir space opera. Melodram yanı ağır basan ve uzayda geçen serüvenleri anlatan bu anlatım tarzının seri üzerindeki etkisi, nefis karakter gelişimleriyle savaşın her iki tarafındaki güçleri bazen çarpıştırarak aktif, bazen de flashbackler aracılığıyla detaylandırarak pasif bir şekilde yansıtması oluyor.

Harlock ve mürettebatı, Mazone ırkına karşı kâh farklı gezegenlerde kâh uzayın derinliklerinde mücadele verirken, serinin Dünya tarihiyle iç içe geçmiş temaları öyküleştirilmiş bir hüviyete bürünüyor. Harlock bir kahramana, uzay gemisi Arcadia canlı bir organizmaya, Mazone kadınları kendilerince haklı gerekçelere sahip fettan düşmanlara, Harlock ve mürettebatı dışında kalan insanlar ise sayısallaştırılmış birer kuklaya dönüşüyorlar.



Öte yandan, space opera karakteristikleriyle bir uzay serüvenine evrilen Uchuu Kaizoku Captain Harlock'un dönüp dolaşıp bir diğer kahraman öyküsünden çok da uzaklaşamadığını göz ardı etmek imkansız. Başkarakteri Harlock vasıtasıyla totaliter rejime başkaldıran serinin, bu isyankar tutumunu yalnızca köpek yarışlarını takip eden ve her fırsatta golf oynayan bir Başkan ile dile getirmesi ve ilk bölümlerinde eleştirdiği Dünyalılar'ın atalet ve apati duygularına 42 bölümlük süreç boyunca nadiren değinmesi de kendi kendini sınırladığının bir göstergesi oluyor ve ortaya adından mütevellit (Uzay Korsanı Kaptan Harlock) sayılabilecek bir hikaye çıkıyor.