05 11 2009

Darker Than Black: Ryuusei no Gemini - 4




The Ark Trembles on the Lake...


Suou'nun eğitimi başladı. Yüklenici yeteneklerini maksimum seviyeye çıkartmak için Hei'nin öğretmenliğinde çalışmalara başlayan Suou'nun değişimini yakından takip ediyoruz. Shion'u bulmak için Tokyo'ya gitmeyi kafasına koyan Suou acımasız eğitimi boyunca Hei ile sürekli takışıyor. July'ın kılavuzluğunda muazzam tüfeği kullanmayı öğrenen Suou gün gelince o silahı kimlere doğrultacak şimdilik bilinmiyor. O bölümleri sabırsızlıkla beklediğimi söyleyebilirim. DTB her ne kadar içi gayet dolu bir seri olsa da onu özgün kılan aksiyonu. İlk iki bölümdeki nefes kesen sahnelerin yönetiminden sonra işlerin iyice karışacağı ve Suou'yu görev başında göreceğimiz bölümleri iple çekiyorum.

Kirihara ise seriye iyiden iyiye dahil olmuş durumda. Geçen bölümde katıldığı yeni teşkilatın kadrosunda bizim ikinci bölümde tanıdığımız Mina Hazuki ve Genma Shizume de yer alıyor. Hei ile kapışmış olan Mina'nın Kirihara üzerindeki baskısı da daha şimdiden başladı. İğneleyici sözlerle belki de eski polis şefinin yeni görevine bağlılığını ölçmeye çalışıyor. Hei'ye vurulan Kirihara'nın serinin romantizmini arttırmak için yeniden canlandırılmadığı da finaldeki sürprizle kendini gösterdi. Daha önce çok az bir kesitte gördüğümüz ve muhtemelen bir yüklenici olan Oreille isimli burjuva tipli kadın bir anda Kirihara'nın karşısında beliriverdi. Oreille bana kalırsa seri sonuna kadar görünecek ve Hei'ye mutlaka zorluk çıkarak bir karakter olacaktır. Bekleyip göreceğiz.

DTB'nin benim için en sevdiğim noktası fazla açıklama yapmaya gerek görmemesi. "Anime for Dummies" için çekiliyor olsaydı Suou'nun iade yöntemini şimdiye kadar "duymuş" olurduk. Lakin onun yerine dikkatli izleyiciler bu iade yöntemini "görüp" öğrenmiş oluyorlar. Aynı şekilde bölüm sonundaki jeneriğin akabinde gelen ufak sekanslar da bölüme atılan imza niteliğinde. Suou'nun yüklenicilerin duygularını sorguladığı ve ardından bu mantığa çok ters gelen bir söz söylemesi DTB'nin o bahsettiğim "anlayana" anlarından biri. Sanki yeniden izlendiğinde daha farklı detayların yakalanabileceği, hadi olmadı mutlaka daha farklı bir ruh haline sokabilecek potansiyele sahip bir seri.

04 11 2009

Fullmetal Alchemist: Brotherhood - 29




The Fool`s Struggle


"Baba"dan kaçtıktan sonra nihayet bir nefes aldıklarını zanneden kardeşleri Envy yanına alır doğru Führer'in huzuruna çıkarır. Ed ise "Kapı"da gördüklerini Al'a anlatır ve iki kardeşin de heyecanları biraz daha depreşir. Fakat bu heyecan Führer'in karşısına çıktıklarında yerini endişe ve gerilime bırakır. Führer'in yanında Mustang de bulunmaktadır ve kardeşlere çaresizliğini aktarır. Lan Fan'ın müşahede altında tutulduğu Dr. Knox'un evine gelen Chang May'in de hemen fevri davranması bize ikili arasındaki husumeti açıklar. Chang May Çin'in bir kabilesinden, Lan Fan ise diğer kabilesindendir ve iki kabile de birbirine düşmandır. Olay mahalini terk etmek üzere olan Scar ise Dr. Marcoh'un yardım çığlıklarını duyar ve indiğinde doktorun Isbal savaşı hakkında anlattıklarıyla iyiden iyiye kudurur. Doktor ise ondan canını almasını ister.

Alex Louis Armstrong'un da katıldığı bölüm geçen onca hareketli bölümden sonra bir nefes alma, bir es verme bölümü gibi görülebilir. Yine konuyu ören yapımcılar artık son düzlüğüne girdiğimizi düşündüğüm seriyi toparlama, kalan çapakları düzeltme, gedikleri kapatma yolunu izlemekteler. İyi de yapılıyor çünkü seri bittiğinde kimsenin aklında bir eksik kalmaması serinin lehine olacaktır. FMA: Brotherhood başından beri izlediği akilane stratejiyle yerini çoktan sağlama almış olsa bile yine de bu detaylara özen gösterilmesi bir seyirci olarak tatmin edici geliyor.

Ed'in Eyalet Simyageri mührünü önce masaya fırlatıp sonra tükürdüğünü yalayarak geri alması, Marcoh-Scar diyalogları, Greed ile Führer'in konuşmaları sırasında Lin'in dışavurumu bölümdeki en etkileyici sahneler olarak öne çıkıyor. Yeniden yaratılacak Gluttony, Wrath, Greed, Envy ve tabii ki "Baba" kardeşlerle Mustang'in yenmesi gereken düşmanlar olacak. Bu arada Winry'i az da olsa görmek mutluluk verici. Onun da bu serinin çok görünmeyen yapı taşlarından biri olduğunu düşünürsek bölümlere öyle ya da böyle dahil edilmesi zihnimizdeki yerini sağlamlaştırmaya yarıyor.

31 10 2009

Michiko e Hatchin



Sonbahar sezonunda etraflarda fazla seri yokken izlediğim ve yayınlandığı tarihte ıskaladığıma çok üzüldüğüm harikulade bir seri Michiko e Hatchin.

Michiko e Hatchin bir ana kızın hikayesi. Daha ilk bölümde külkedisi dramına tanık olduğumuz, kurtarılmak için yana yakıla birilerini bekleyen Hana'ya uzatılan yardım eli hapisten henüz firar etmiş, çıkar çıkmaz banka soymuş, Hana'nın babası Hiroshi Morenos'u bulmak için ant içmiş Michiko'dan, yani annesinden gelir. Hana o güne kadar bir pederin evinde barınmasına "izin verilmiş", sürekli itilip kakılan, devletin verdiği para yardımı sayesinde ailenin evde "tuttuğu" maharetli bir kızdır. Kahvaltıyı hazırlar, köpeği çıkartır, yerleri siler. Karşılığındaysa evin sünepe oğlanı onun eteğini açar, üstüne taş fırlatır, evin embesil kızı duştayken onun elbiselerini çalar, yerleri silerken kovayı döker vs. İlk bölüm serideki şiddet açısından birtakım ipuçları da içermektedir ama yine de bana sorarsanız serideki en vahşi bölümdür. İşte bu ilk bölümde, Hana'nın her kötülüğe eyvallah dediği sırada Michiko seri boyunca kalbimizi çalacak motorsikletiyle camdan içeri dalar ve kızını kolundan tuttuğu gibi maceraya sürükler.



Michiko e Hatchin bir yol hikayesi. Brezilya denince ülkemizde ilk akla gelen futboldan hiç dem vurulmaz. Onun yerine ikinci akla gelen pembe diziler gibidir bu seri. Michiko ile Hana Brezilya'yı turlar da turlar. Gettolara girer, ölümle burun buruna gelirler. Sirklere katılır, yine ölümle burun buruna gelirler. Hiçbir şey yapmazlar, ölümle burun buruna gelmelerini sağlayacak emirler verilir. Hayatları pamuk ipliğine bağlı bu iki kadın tehlikelere rağmen geri adım atmaz, hep hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. Hâl böyle olunca da sürekli bir macera şeklinde geçer yaşamları. Bu maceralar boyunca sürekli bir belaya bulaşır, her fırsatta birilerinin canına okur, kendilerinin ağızları burunları dağılır, yara bere içinde kalırlar. Yine de yola devam ederler.

Michiko e Hatchin kadınların hikayesi. Michiko süper inşa edilmiş bir karakterdir. Küfürbaz, frapan, dövmeli, arsız ve yabani bir kadındır. Hepsinden önemlisi âşık bir kadındır. İşte bu özelliği de Michiko'yu çok tehlikeli bir karakter yapmakta ama sempatimizi hiç zorlanmadan kazanmasına da fırsat tanımaktadır. Michiko bir şeyi isterse ya alır ya da istediği şeyi alınmayacak hale getirir lakin onun tek isteği Hiroshi'sine kavuşmaktır. Zaten seri de Hiroshi'nin peşinde hırsız-polis kovalamacası gibi geçer. Michiko alır yanına Hana'yı, başlar Brezilya'yı katetmeye. Brezilya kazan, bizimkiler kepçe yollara düşülür. Gittikleri her yerde Hiroshi bulunmuş ama oradan ayrılmıştır. Michiko ise Hiroshi'yi bulma fikrinden asla yılmaz çünkü sever, hem de ölümüne sever.



Michiko e Hatchin bir mafya hikâyesi. Michiko eskiden bir mafya üyesidir. Zaten Morenos ile de bu mafya olayları sırasında tanışmış ve ona fena halde çarpılmıştır. Hapisten firar eder etmez de hemen eski defterler açılır ve herkes onun yakasına yapışır. Fakat sadece Michiko ile sınırlı kalmaz mafya hikâyemiz. Hatchin bile daha ilk işinde bir yankesiciyi kovalarken Brezilya'nın tepelerindeki bir gettoda mafyayla kendini burun buruna bulur. O eğlenceli sirk bile bir mafyadır, Hatchin'in ilk bölümdeki yaşamına tanık olduğumuz rahibin evi bile. Her tarafta kendini düşünen insancıklar bulunmaktadır. Hayat bir ölüm-kalım savaşından ibarettir. Ayakta kalmanın hayatta kalmayla denk olduğu bir cangıldır adeta. Seri bu açıdan bakıldığında her bölümündeki ayarsız şiddet kullanımıyla ön plana çıkar. Her bölümde birileri çok feci dayak yer, itilir-kakılır, ağzı burnu yer değiştirir. Bu şiddet ilk tanık olunduğunda (1. bölüm) bana çok can sıkıcı ve tahrik edici gelmişti ama zamanla alıştım ve biraz da karikatürize edilmesiyle bu şiddeti hiç yadırgamadım. Tabii her izleyicide farklı tepkiler doğuracak bu şiddet kullanımı yine de serinin izleyici profilini net bir şekilde çizmesi açısından da faydalı oluyor. Michiko e Hatchin kesinlikle yetişkinlere uygun bir seri.

Michiko e Hatchin bir Brezilya hikâyesi. Telenovela diye de bilinen sonu gelmez pembe diziler gibidir Michiko e Hatchin. Zaten bir sonu da yoktur, yol hikâyelerinin de mafyanın da ana-kızın da kadınların da hikâyelerinin de sonu olmadığı gibi. Ufak bir kesittir bizim hikâyemiz: Mafya içinde büyümüş bir kadının doğum yaptıktan sonra hapse girmesi, sayısız firar girişimiyle tek aşkına ulaşmaya çalışması, bu uğurda kızını kaptıktan sonra Brezilya'yı bir baştan öbür başa turlamasıdır asıl konumuz. Görünen konu budur bu olmasına da bu ikilinin yaşamlarına giren karakterlerdir asıl konuya şeklini veren. Hana'nın ilk flörtü olan amnezik çocuktur misal ya da Michiko'nun çocukluk arkadaşı ama şimdi onu kovalayan polis Jumbo'dur misal... Kardeşi için striptiz yapan kadındır, ülke çapında nam salmış bir mafya babasıdır, dede yaşıyla tetikçilik yapan Jamaika bereli Gyle'dir misal... Yan karakterlerdir Michiko ile Hatchin'in yollarını çizen.



Her bölümü saniye saniye anlatılsa bile izlemeden hiçbir şey anlaşılmayacak bir seridir Michiko e Hatchin. "Eğlenceli" kavramına daha iyi yakışan bir seriyi ben şimdilik hatırlamıyorum. Hoş, Michiko e Hatchin'i unutturacak bir seriyi de pek hatırlamak istemiyorum.

26 10 2009

Darker Than Black: Ryuusei no Gemini - 3




Vanishing Into the Snow Field...

Karakterler patır patır dökülmeye devam ediyor. Karanlık tarafa yeni geçen Tanya'nın kuyruğundan ayrılmayan Nika'nın vahşice öldürülmesi de bu bölümün kurbanlığı olarak öne çıkıyor. Bir kere Hei'nin nasıl kurtulduğunu falan pek anlayamadık ama en azından güçlerini kaybetmiş olması serinin tutarlılığına ve ayaklarını yere sağlam bastığına delalet eden unsurlar. FMA'da Elric kardeşlerin simya kullanamadıkları bir bölümün ardından Hei'nin de güçlerini kaybetmesi ufak bir tebessüme yol açtı bende. Güzel bir tesadüf olmuş.

Tabii bölümler ilerledikçe yüklenicilerin (contractor/keiyakusha) iade şekillerini de görmeye başlıyoruz. Hei kendini fazlaca içkiye vermiş ama April ile aynı iadeyi ona biçtiklerini zannetmiyorum. Çiçeği burnunda bir yüklenici olan Tanya'nın her böcek saldırısından sonra bir tutam saçını koparması, ninjamsı Mina'nın her aksiyondan sonra birilerini dudaktan öpmek zorunda oluşu vs. bu iadelerin ne kadar alelade gibi görünseler de belli bir mantığa oturtulduklarını gösteriyor. Meteor taşı kolyesiyle uyanış yaşayan ve tüm yüklenicilerin dikkatini çeken Suou'nun iade yöntemini de ilerleyen bölümlerde göreceğiz herhalde. Daha şimdiden o tüfeği bir robot mükemmelliğinde kullanması bu kızın da serinin aktif başrollerinden biri olduğunu haydi haydi kanıtlıyor.

İlk bölümde can veren kedinin Mao olduğunu da öğrendik. Suou'nun -galiba- uçan sincabı olarak geri dönen Mao yine Hei'nin baş yardımcısı görevine devam ediyor. Bu arada Hei'nin Yin'le ilgili hezeyanı devam ededursun bir yandan da "O'nu öldüreceğim!" diyerek aslında kimi kastettiğini ilerleyen bölümlerde göreceğiz. Suou ile Yin arasında bir benzerlik olduğu neredeyse kesin gibi. Herkesin peşinden koştuğu Shion'un Japonya'da olduğunu öğrendik öğrenmesine ama herkesin bu küçük çocuktan ne istediğini henüz öğrenemedik. Şimdilik Shion bu serinin kilit noktası gibi görünüyor. Geçen bölümün sonunda seriye dahil edilen, Hei'nin yavukusu, eski polis amiri Misaki Kirihara'nın da gelişen olaylar doğrultusunda bir noktada Hei ile yollarının kesişeceği aşikar. Bunların hepsini öngörmek kolay da bunların nasıl olacağını kestirmek bu seri için imkansız. Zaten DTB2'yi namıdiğer DTB1.1'i eşsiz kılan da bu.

25 10 2009

Fullmetal Alchemist: Brotherhood - 28




Father


Tek bir odada geçen bir FMA: Brotherhood bölümü. Ne kadar ilginç olabilirse ondan daha da ilginç. İnatla mangayı okumayan biri olarak bu bölüm de beni diğerleri kadar şaşırtmayı başardı. Öldü gözüyle bakılan Lin'in Baba'nın teklifini kabul edip bir homunculus olması, hele de Greed olarak geri dönmesi seriye fevkalade enteresan bir boyut kazandırdı. Şimdi Lin'i bir kötü gözüyle izleyeceğiz ama benliğini tamamen de kaybetmiş değil. Lan Fan'ın adını duyunca bir irkilmesi henüz karanlık tarafa kayıtsız şartsız geçmediğini gösteriyor olabilir.

Bölüm sonundaki kapanış şarkısının ardından gelen ufacık sekans da serinin gelişimi açısından önemli bir noktaydı. Dirilme kabiliyetinin sınırını zorlayan Gluttony bu kez dayanamadı ve Baba'sının huzurunda can verdi... tabii yeniden diriltilmek sözüyle. Elric kardeşlerin simya kullanamamalarına rağmen Scar'ın ve Chang May'in simya becerilerini sunmaları kafalarda bir soru işareti bıraktı. Buna Baba'nın da şaşması aslında beklenmedik bir durum ama bunun açıklaması Scar'ın ve Chang May'in doğu simyası kullanması, buna karşılık kardeşlerinse batı simyasını uygulamaları olabilir.

Baba'nın Hohenheim'a olan benzerliğine hatta aynısının tıpkısı olmasına benim açıklamam Hohenheim'ın da "Kapı"dan bir vakitler geçmiş olması. Baba figürünün mutlak kötücül gücü karşısında Hohenheim sanırım iyileri temsil eden bir rol üstlenecek. Bunca zamandır soğuk ve nefret dolu hislerimizi toplayan bu adamı seride böyle bir görevi yürütürken görmek eğlenceli olabilir. Elric kardeşlerin kesin nefret besledikleri babaları onlara gereken yardım elini uzatabilir. Ne kadarının gerçekleşeceğini bilmesem de içimden geçirdiklerim bu yönde.

24 10 2009

Darker Than Black: Ryuusei no Gemini - 2




The Fallen Meteor...

Hmm... DTB2 nevi şahsına münhasır bir seri olacak.

Daha ilk bölümde April'ın ölümüne şahit olmuştuk. DTB ile özdeşleşmiş bir karakterin yeni sezonun ilk bölümünde kurban edilmesini ve yarattığı beklenmedik etkiyi tam yazarken 2. bölümde bir başka önemli olması beklenen karakteri daha yitirdik. Karakterleri böyle patır patır indirmek acayip olduğu kadar cüretkar bir tutum. Yönetmen Okamura olduğu için hiçbir korkum yok, yok olmasına ama bundan sonraki bölümlerde Suou da katledilirse insaf diyeceğim. Hele ki bu bölümün finali serinin cüretkarlık seviyesini çılgınlık düzeyine çekerken artık DTB2'den sanırım her an her şeyi bekleyebiliriz.

Her bölümde bir karakter düşürülüyor ancak yenileri de eklenmiyor değil. Bölümün başında harika bir dövüş sekansında Hei'yi neredeyse alt edecek olan Mina Hazuki gerçekten bir "femme fatale" karaktere uygun tasarlanmış. Ninja benzeri atikliği, ustaca kullandığı kılıcı ve üstündeki şık takım elbisesiyle benim bu seri boyunca görmek istediğim karakterlerden biri... diyeceğim ama Tensai Okamura'nın gazabına uğramaktan bir yandan korktuğumu eklemeden duramayacağım. Mina'nın yardımcısı Touko ve beton adam sayılabilecek Genma Shizume iyi bir üçlü. Onlarla biraz da olsa empati kuracak kadar vakit geçirmemiz sanki kalıcı olacaklarına dair bir ipucu verebilir. Bölüm sonunda Hei'nin yıldızını kaydıran bir yapım ekibinin bir sonraki hamlesini tahmin etmek imkansıza yakın gerçi.

Hei'nin CIA adına çalıştığını da öğrendiğimiz bölüm Suou'nun etrafında şekillenecek bir serinin habercisiydi. Flashbackte babasıyla zamanında çıktıkları avlanma sekansının gösterilmesi ve akabinde OP sırasında Suou'nun elinde tuttuğu devasa tüfeği (ki Hellsing'teki Seras Victoria'nın tüfeğine fevkalade benzer bir durum) bölüm içinde de görmemiz Suou'nun aktif bir rol üstleneceğini gösteriyor. Hei'nin meteor taşı peşinde Suou'yu önce zapt etmesi, sonra onu koruması bu ikilinin dostane bir ilişkide bulunacaklarını gösteriyor gibi.

Seri bir öncekinin aksine kısa süreceği için tempo ve anlatım çok iyi ayarlanmalı diye düşünüyordum lakin endişelerimin yersiz olduğu ortaya çıktı. Hem farklı bir coğrafya tercihiyle hem de karakterlerin çok çabuk harcanabilme lüksüyle seri kendini öyle bir konumlandırıyor ki şu ana kadar gelinen nokta bana DTB2'nin DTB2 olmaktan çok DTB1.1 olduğunu düşündürtüyor. Bu da az sayıdaki her bölümünün muhteşem olacağı beklentisini yaratıyor ki şimdiye kadar izlediklerim bu beklentinin ateşini daha da bir harlandırıyor.

Guin Saga - 25




The Battle against Fate


Finalden önceki bölüm finalin de nasıl geçeceği hakkında ipuçları verir gibiydi. Ben daha hareketli ve heyecanlı bir bölüm bekliyorken karşımda bu kadar az aksiyonun yaşanacağı bir bölümü görünce biraz garipsedim. Yine de asıl istenilen serinin kendini anlatabilme kabiliyetini göstermesidir. Guin'in aslında ne olduğunun, Amnelis'in ve Naris'in geleceğinin, Orta-Dünya benzeri olan Guin Saga evreninin gizemlerinin açıklanmasını bekliyorum ki bu bölüm bir nebze de olsa bu yükümlülüğü yerine getirmeye çalıştı.

Upuzun kraliyet hoşbeşleriyle doldurulan ilk çeyrekte Skarl'ın Nospherus'a gitmekte olduğunu, Naris'in de bir şeylerden işkillendiğini falan öğrenirken seri yine kendine has akıl almaz mantığıyla yeni bir karakteri önemli bir role soyunduruyordu. Daha sonra Amnelis'in sahneleri başladığında Hun İmparatorluğu'nu çağrıştıran kişilerin huzurunda söz alan Amnelis'in karşısında yine yepisyeni karakterler görüyorduk. Neden bu kadar çok karakterle hikaye anlatılıyor anlamıyorum. Hayır, yüz tane karakter de olabilir bir seride ama en azından hepsinin altını birazcık doldurmaya gayret edersin. Guin Saga'daki 1 bölümlük karakterler sanki amcasının oğlunu/kızını "gel, sen de oyna" diyerek filme çağıran yönetmenlerin işlerini anımsatıyor.

Öyle ya da böyle artık geriye son bölüm kaldı. Guin'in ne olduğunu net olarak öğreneceğiz... umarım. Herhalde yeni karakterler sokmaktan geri kalınmayacak final bölümüyle seri bitecek ama hikayenin biteceğini zannetmiyorum. O kadar genişletildi ki bu öykü artık 25 dakikada kapatılması imkansız. Kapatılmak istenirse de çok abes ve komik duracak. Istovan'ın durumu, Skarl'ın seferi, Guin'in Nospherus'ta bulup bu bölümde avcunun ayasında gördüğümüz maddenin ne olduğu vb. çok fazla bilinmezle doluyuz şu anda.

Son olarak: Serinin anlatım konusunda terso kaçabilecek uygulamaları olsa da çizim konusundaki başarısını bu bölümde bir kez daha gördük. Uzak planlarda ve mekan tasvirlerinde galiba kitaptaki çizimleri birebir kopyalıyorlar. Yeni baştan çizdiklerini düşünmüyorum çünkü bu sahneler zaten başlıbaşına bölümlerin çizimlerinden farklı olduklarını hissettirmekteler. Kalburüstü çizimleri olan, tuhaf bir anlatıma sahip, ilginç bir hikaye anlatan Guin Saga artık bitiyor. Şimdiden final bölümünde görüşmek üzere.

15 10 2009

Shangri-La - 20-24




Uzun bir süre ara verdikten sonra nihayet dün gece kalan 5 bölümü izleyip seriyi noktaladım. Bu kadar geciktirmenin de yarattığı pişmanlık aslında beklenti niyetine bir mevhum bırakmamıştı bende ama "iyi ki de geciktirmişim!" dedirteceğini hiç ummuyordum.

Hepsinden önce bir seri bu kadar kötü sonlandırılmamalı. Final bölümüne biraz daha özen gösterilmeli hatta önceki 23 bölümden kesinlikle daha iyi bir bölüm sunulmalı. Her seri için standart böyle olmalı demiyorum ama en azından Shangri-La sezon boyunca sergilediği inişli çıkışlı grafiğini unutturacak bir final hazırlamalıydı. Tabii iş sadece finalle bitmiyor, anlatımda inanılmaz salaklıklar var. Bunlara salaklık diyorum, kimse yanlış anlamasın. Bir görselin gizemlerini anlatmanın, ifşa etmenin, açıklamanın birkaç yolu vardır. Bir karakterin sorusu sonucunda bilen kişinin ağzından dinleyebiliriz ya da olaylar üzerinden gerçekler "gösterilerek" bizlerle paylaşılabilir vs. Fakat 21 ve 22. bölümlerdi sanıyorum bir izahat faslı var ki evlere şenlik. Nagiko ile Tarsian birbirlerine zaten bildikleri şeyleri yüksek sesle söylüyorlar ve biz de bu sayede Atlas neymiş, Zeus neciymiş, MEDUSA ne mene bir olaymış öğrenmiş oluyoruz... Yersek! Bu fasıl 1-2 cümleden ibaret olsa eski günleri yâd ettiklerini söyleyip üzerinde durmayacağım lakin 2 bölüm boyunca epey uzun bir sohbet kıvamında gerçekleştirilen bu manasız konuşma serinin sağlığı açısından oldukça kendini abuk bir yerde konumlandırıyor.

Karakter gelişimi açısından fevkalade güdük kalan seri beklediğim üzere son bölümde "O senin kardeşin.", "Zeus da benim.", "O da senin annen.", "Sen de aslında şusun." gibi müthiş (!) derecede yutulabilir senaryo performansları sergiliyor. Hele bir de Amerikan dizilerinin paçaları sıkıştıkça başvurdakları taktik olan "tüm karakterleri aynı karede toplama" saçmalığını olur olmadık yerlerde önümüze sunması Shangri-La'nın tepetaklak giden yönetim zaafiyetini ayan beyan gösteriyor.

Animasyon departmanında olağanüstü, müzik departmanında gayet başarılı iş çıkarılmasına rağmen her anlatının en önemli yapı taşı olan senaryonun aceleye getirilmiş ve kolaya kaçılmış hissi maalesef içinde büyük bir potansiyel barındıran bu serinin değerini oldukça düşürdü. Şimdi biri gelip sorsa ben kesinlikle bu seriyi izlememesini söylerim. Müthiş çizimlerin tadını çıkaran gözlerimize bir anda 2. sınıf CGI kullanılmış MEDUSA'nın çıkmasını, iyi-kötü ayrımlarını anladıktan sonra finalin nasıl sonlanacağının aşikar olmasını falan izah edemem. Aralarda o kadar güzel 4-5 bölüm olmasına rağmen seri genelinde baktığımda çok başarısız ve kötü bir senaryoyla adeta harcanmış bir seri görüyorum. Güzel bölüm izlemek isteyenlere de 1., 8 ve 9., 11., 13. ve 19. bölümleri öneririm. Bir de finali izlerseniz size garanti ediyorum seriyi izlemiş kadar olursunuz.

14 10 2009

Fullmetal Alchemist: Brotherhood - 27



Banquet at the Crevice


Tekrar bölümlerden biri daha. Gerçi FMA:Brotherhood bu derleme bölümlerde eski bölümlerdeki sahneleri kes-yapıştır yapmayacak kadar seyirciye karşı nazik bir seri olduğundan bu bölümdeki tekrarları bile farklı bir konsept belirleyerek toplamayı tercih ediyor. Hohenheim ile Pinako (Winry'nin büyükannesi olan cüce yani)'nun ateş etrafındaki diyaloğu ve Hohenheim'ın düşle karışık gördüklerinden yola çıkarak seriye de ayrı bir yön kazandırıyor.

Homunculus vs. İnsan mukayesesinde bu sefer insanları bir adım öne çıkararak, şimdiye kadarki 26 bölümde insanların üstün geldiği mücadeleleri ekrana taşıyarak İyi-Kötü savaşı olarak alabileceğimiz savaşta insanları mükafatlandırıyor. Bu süreç içinde Hohenheim'ın da yaşamından kesitler izleme şansına erişiyor ve Elric kardeşlerin annelerinin bu içine kapanık adamı nasıl "çarptığını" öğreniyoruz. Benim de bu bölüme dair en sevdiğim sahne Trisha Elric'in Hohenheim'a karşı çıkarak onunla çatıştığı sahneydi.

Bu bölümün gereksiz bir tekrar bölüm gibi düşünülmemesi lazım. Hele de yapımcılara bundan sonra gelecek bölümler için çokça minnet duyacağımızdan (inanılmaz bölümler geliyor) onlara bu bir haftalık dinlenmeyi çok görmemeliyiz. Serinin değişen OP/ED'leriyse maalesef istikrarlı bir şekilde çirkinleşmekte. Nerede Yui'nin Again'i nerede şimdiki parçalar... Neyse canım, tek eksiği bu olsun FMA:Brotherhood'un.

11 10 2009

Darker Than Black: Ryuusei no Gemini - 1




The Black Cat Doesn't Have
a Dream of the Star...


Ve DTB döndü!

2007'de yayınlanan ve 25 bölümden ibaret olan ilk seri alışılageldiği üzere DTB dünyasının standartlarını bize tanıtıyor, Yüklenici (Contractor), Cehennem Ağzı (Hell's Gate), İade (Renumeration) gibi kavramların içini dolduruyordu. İlk seriyi izlememiş olanlar için kısa ipuçları da yeni serinin ilk bölümünde bulunuyor. Tepedeki gökyüzünün suni olduğu, kayan bir yıldızın bir yüklenicinin hayatını kaybettiği anlamına geldiği, her yüklenicinin bir iade yöntemi olduğu vs. gibi bilgiler ne kadar verilebilirse o kadar paylaşılıyor ilk bölümde.

Ben bu serinin 25 bölümden daha kısa süreceğini tahmin ediyorum ki şimdiye kadarki haberler de 12 bölüm süreceği yönünde. İlk serideki pek çok karakter bu serinin ilk bölümünde gözüktü bile. Hei tabii ki başkarakter olarak yerini koruyor ama April'in daha ilk bölümde kurban edilmesi karakterlerin çok çabuk harcanacağına yönelik bir ipucu olabilir. Rus istihbarat örgütü FSB'nin bir üyesi olan Goran ile April'in dövüşleri sırasında ölen bir kedi de sahneye yansıdı ki ilk seriyi izleyenler bu sevimli kediciği hemen hatırlayacaklardır. Şimdilik bu kedinin Mao olup olmadığını bilmiyorum ama renk ve tasma tanıma uyuyor. Şayet kendimize yakın hissettiğimiz Hei, Yin, Mao gibi karakterleri de bozuk para gibi harcayacaksa DTB2 kendini çok farklı bir yerde konumlandıracak demektir.

İlk bölümle ilgili olarak bende uyanan intiba sanki ilk serinin peşine yapıştırılan ek bölüm gibi bir seri ya da uzun bir OVA'nın bölümlere kesilmiş hali olacağı şeklinde. Günümüzden 2 sene öncesini, Hell's Gate'in ortaya çıktığı günü anlatarak başlayan ilk bölümde Pavlichenko ailesinin yaşantısına dahil oluyoruz. Suou ve Shion kardeşler babalarıyla birlikte Sibirya'da oturmuş kamp yaparken birden meteor yağmuru başlıyor ve düşen meteordan zarar gören Shion bir yüklenici oluveriyor. Hemen iki sene sonrasına zıplayan bölüm Suou'nun gündelik hayatına odaklanırken bir yandan da ne kadar normal bir çocukluk geçirdiğine dikkat çekiyor. "Anlayalım, hıı!" tarzı yeni filizlenen bir aşkla tempoyu ilk başta düşürüp finale kadar mütemadiyen gerilimi arttırıyor. Ben bu tempo yükseltişinde aksiyon sahnelerinden ziyade Suou'nun eve gelip kardeşinin odasına girme anını beğendim. Okulda atlayıp zıplayan Suou eve gelince uzay mekiği kapısı benzeri bir kapıyı açarak kardeşinin odasına giriyor ve o şen şakrak halini de kardeşinin ağzından çıkan buz gibi seslerle kaybediyor. Ondan sonrasında da aksiyon başlıyor ve finale kadar tali karakterler üzerinden oluşturulan gerilimi bağlama görevi Hei'ye veriliyor. Tensai Okamura bir kez daha yönetmen koltuğunda, BONES bir kez daha animasyon departmanında. DTB bıraktığımız gibi geri döndü diyebiliriz.

April'in seriden çıkmasıyla MI6 ajanı vasıflarını karşılaması beklenen August 7 beni ilk bölümden etkileyen bir karakter. Görünen o ki Suou, Hei, August 7 bölümlerin yükünü çekecek figürler olacak. Suou için tarafsız olsam da "Büyücü" lakaplı August 7'nin marifetlerini merak etmekteyim. Hei için zaten söylenecek söz yok. Ekim ayında başlayan seriler arasında şimdiye kadar en iyi başlangıcı yapan DTB2 kısır geçeceği görünen sezonun akıllarda kalacak 3-4 serisinden biri olmaya aday, belki de tek adayı...