• Nazo no Kanojo X - 09



    Nihayet azıcık da olsa sıradan bir bölüm. Ne zaman başladığını hatırlamadığım ve sırf bu yüzden sanki en başından beri bu seviyedeymiş gibi hissettiğim kaliteyi finale kadar korusalardı keyiften herhalde delirirdim. Arada bir de olsa bu kadar bilindik temalarla bilindik duyguların betimlenmesi iyidir. Hem izleyici profilini genişletir hem de serideki derinliği çeşitlendirir.

    Kıskançlık aslında çok gerekli ve şık bir duygu. Herhangi kötü bir niyet veya amaç gütmeden sevgiliyi kıskanmak, başkalarından sakınmak aradaki tutkuyu da zaman zaman alevlendirebilir. Fakat onu sahiplenmek ve etraftaki insanlarla paylaşıyormuş gibi hissetmek oldukça boktan sonuçlar doğurabilir. "Sahiplenmek" zaten başlı başına yeterince açıklayıcı bir kavram. Bir kıytırık iyelik ekiyle (-im) ilişkiyi bir anda çoğuldan tekile indirgeyen ve karşıdakini muhtaç biri gibi gösteren meymenetsiz bir tabir.

    Kıskanmak ile sahiplenmek arasındaki çizginin üstünden geçen bölüm hayli uzun bir süre Tsubaki'ye odaklandıktan sonra benzer bir gözetlemeyi Urabe ile yaparak sonlanıyor. 300 Yen ödeyip kız arkadaşının fotoğraflarını almaktansa 3000 Yen ödeyip kız arkadaşına benzeyen idolün albümünü alan Tsubaki aslında Urabe'den beklediği ama bulamadığı birçok şeyi (neşeli bir gülümseme, yüzü tamamen gösteren fotoğraflar vb.) o albümde buluyor.

    Her ne kadar tuhaf bir kız gibi gösterilmek istense de Urabe'nin beklentileri bana Tsubaki'ninkilerden daha alışıldık geliyor. Evet, Urabe sabah kalktığında aynaya bile bakmayacak ve okula geldiğinde her tarafı ayrı telden çalan saçlarına dikkat etmeyecek kadar umursamaz bir kız fakat umursamadığı etrafındakiler, Tsubaki değil. Tsubaki'nin ise tek derdi etraftaki oğlanların Urabe'yi "görmemeleri" ya da ona dikkat etmemeleri. Bir bakıma Urabe daha olgun, Tsubaki daha çocuksu davranıyor.

    Öte yandan her iki genç de aşkı deneyimledikleri (Tsubaki'nin durumunda kıskançlık + sahiplenme, Urabe'de ise saçlarını sevgiliye karıştırtmak + albüm parçalarken gösterilen kıskançlık) için her yeni vakada kendilerini keşfediyorlar. Tabii genellikle Tsubaki tarafından bir bakış açısı bizlere gösterildiği için Urabe'nin gizemleri fazla aydınlanmadan sürdürülüyor. Serinin adı (Gizemli Kız Arkadaşım X) tüm bölümlerin üzerinde değişmez bir kanun gibi durduğu için bunu yadırgamıyorum ama yine de arada bir denenip büyük başarıyla sonuçlanmış Urabe odaklı bölümlerden daha fazla görmek istiyorum.

    6 Görüş:

    1. Şu seriyi hala nasıl izliyorsun şaşıyorum.Normalde hiç bir şeyden midem bulanmaz fakat şu serinin salya muhabbeti tamamiyle bu durum bozuluyor :D

      YanıtlaSil
    2. sen sadece o olayamı odaklanıyorsun

      YanıtlaSil
    3. E öpüşürken zaten o salya transferi olduğu için artık yadırgamıyorum. Başlarda ben de itici buluyordum ama zamanla alıştım sanırım.

      YanıtlaSil
    4. @hardsalih;
      Salyaya odaklanmıyorum o salya yüzünden seriyi adam akıllı izleyemiyorum bu konuda fobim var düşünmek bile kötü geliyor
      @Animedyum ;
      Hiç öpüşmedim ki anlayayım :p
      Ayrıca eskiden Fate/Zeroyuda bloglardın artık bıraktın mı?Normalde başladığın seriyi sevmesende bitmeden bırakmazdın :D

      YanıtlaSil
    5. Heh, aslında haklısın. Seride gösterildiği gibi bariz bir salya değişimi olmaz öpüşürken ama iki dilin birbirine değmesi sonucu üzerindeki... Öeh, bu kadar da detaya gerek yok sanırım :D

      Fate konusunda karıştırmış olabilir misin? Sadece ilk bölümü izlenim amacıyla yazmıştım (burada). Seriyi takip ediyorum hatta gelecek hafta başlayacak savaşı iple çekiyorum ama haftalık yazacak kadar hakim değilim projenin tamamına.

      YanıtlaSil
    6. Aynen sanırım Fate olayını karıştırdım...
      Ayrıca öpücük hakkında verdiğin detaylar epey iyiydi :D
      ''İki dilin birbirine değmesi sonucu'' Bu olayı aklımda tutucağıma emin olabilirsin :D

      YanıtlaSil

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi