• Genius Party - Baby Blue



    Shinichiro Watanabe'nin yönettiği Baby Blue 15 dakikalık bir film. Yönetmeni Cowboy Bebop ve Samurai Champloo gibi iki efsaneden hatırlamak mümkün. Filmin bir de sürprizi var. Müzikler ünlü besteci Yoko Kanno tarafından yapılmış. Doorbell gibi çok naif bir anlatıma sahip film öylesine dingin, öylesine huzur verici bir tempoya sahip ki sanki gözlerinizi kapatıp izliyormuşsunuz hissi veriyor. Müzikler ve animasyon birleşince son derece rahat bir kompozisyon ortaya çıkmış. Hikaye anlatma konusunda çok büyük bir yetenek olan Watanabe bir kez daha marifetini sergilemiş ve 15 dakikaya sığdırdığı iki karakteri elinden geldiği kadar doldurmuş ama senaryoda çok da enteresan dokunuşlarda bulunmamış.


    Yönetmenin diğer yapımlarında gördüğümüz bazı karakteristik özellikler bu kısa filmde de mevcut. Yine farklı bir çağdan geliyormuş gibi gözüken karakterler, aksiyon sahnelerinde profilden yaklaşan kamera, sondaki 3 dakikalık sekansta kullanıldığı üzere farklı çekim teknikleri ve hepsinden önemlisi yapımın temposu. Üstüne Yoko'nun müzikleri de eklenince ortaya çok naif bir film çıkmış.

    İki arkadaşın okulu kırıp bir şeyler yapmak üzere yola çıkmaları ve 15-16 saat içinde başlarından geçen olaylar filmin yan konusu. Ana konuysa ayrılık. Özellikle iki karakterin seslendirmeleri sanki heyecanlarını yitirmiş çocukların o isteksizliklerini çok iyi yansıtmış. Watanabe en iyi yaptığı işi, yani bir yol hikayesi anlatmayı hiç dolandırmadan kısa ve yalın bir dille çok iyi şekilde özetlemiş. Projenin bana göre en iyisi değil ama 2. sırayı kesinlikle zorlar.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi