• Tsuritama - 10+11


     
     

    İki hafta aradan sonra yeniden bölüm kritiği yazmak da çok zormuş. Hele hele geçen hafta izlediğim bölümleri yazmadığım için tamamen unutmuş olmam da cabası. Ama Tsuritama güzel bir seriydi, diye aklımda kalmış. Herhalde çok değişiklik olmamıştır.

    Nakamura Kenji'nin final yönetimiyle ilgili bir sıkıntısı var. [C]'de durum felaketti, Tsuritama'da durum nispeten daha iyi ama yine de gidişat biraz sıradan. Yönetmeni sevdiğim içindir belki, beklentim hep çok yüksek. Alışıldık kapanış anlatımlarını bu adama yakıştıramıyorum. Yönettiği seriler boyunca nasıl sıradışı davranıyorsa aynı yaklaşımı kapanışlarda da görmek istiyorum.

    Seri bir sürece girmişti. Enoshima'daki efsanenin gerçekleşmesiyle başlayan bu süreç, dünyanın sona ereceği bir kıyametin ilk adımlarını atmıştı. JFX'in peşindeki Haru'nun çabalarına rağmen DUCK organizasyonunun gelişi ve şehri kurutmasıyla birlikte panik iyice artmıştı. Gayet de keyif veren bu kaos ortamında benim asıl sıkıntımsa Kenji'nin metodik anlatımı.

    Dört kafadarın ayrı düşüp yeniden toplanmaları ya da 10. bölüm sonundaki patlamadan kaptanın kurtulması... tam adını koyamıyorum, yavan bir anlatım gibi geliyor bana. Çocukların gerçekten ayrı düşmeleri gerekiyor muydu? Daha doğrusu diğer üçlünün Haru'yu bu kadar sevdiklerini anlamamız için hepsinin ayrı kalmaları gerçekten gerekli miydi? Bölüm içi filler anlatım tarzı bu ve maalesef [C]'de de aynı taktiği görmüştük. Bu strateji Tsuritama'da en azından daha usturuplu işleniyor ama yine de bir yerden seriye sızıyor.

    Keşke Nakamura Kenji farklı hikayelerin 1-2 bölümde anlatıldığı serilere dönse. Görünen o ki [C] veya Tsuritama gibi tek hikayeli seriler onun yeteneğini kısıtlıyor, belirli anlatı şablonlarına girmesi için zorluyorlar.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi