• Darker Than Black: Ryuusei no Gemini - 1



     

    The Black Cat Doesn't Have
    a Dream of the Star...

    Ve DTB döndü!

    2007'de yayınlanan ve 25 bölümden ibaret olan ilk seri alışılageldiği üzere DTB dünyasının standartlarını bize tanıtıyor, Yüklenici (Contractor), Cehennem Ağzı (Hell's Gate), İade (Renumeration) gibi kavramların içini dolduruyordu. İlk seriyi izlememiş olanlar için kısa ipuçları da yeni serinin ilk bölümünde bulunuyor. Tepedeki gökyüzünün suni olduğu, kayan bir yıldızın bir yüklenicinin hayatını kaybettiği anlamına geldiği, her yüklenicinin bir iade yöntemi olduğu vs. gibi bilgiler ne kadar verilebilirse o kadar paylaşılıyor ilk bölümde.

    Ben bu serinin 25 bölümden daha kısa süreceğini tahmin ediyorum ki şimdiye kadarki haberler de 12 bölüm süreceği yönünde. İlk serideki pek çok karakter bu serinin ilk bölümünde gözüktü bile. Hei tabii ki başkarakter olarak yerini koruyor ama April'in daha ilk bölümde kurban edilmesi karakterlerin çok çabuk harcanacağına yönelik bir ipucu olabilir. Rus istihbarat örgütü FSB'nin bir üyesi olan Goran ile April'in dövüşleri sırasında ölen bir kedi de sahneye yansıdı ki ilk seriyi izleyenler bu sevimli kediciği hemen hatırlayacaklardır. Şimdilik bu kedinin Mao olup olmadığını bilmiyorum ama renk ve tasma tanıma uyuyor. Şayet kendimize yakın hissettiğimiz Hei, Yin, Mao gibi karakterleri de bozuk para gibi harcayacaksa DTB2 kendini çok farklı bir yerde konumlandıracak demektir.

    İlk bölümle ilgili olarak bende uyanan intiba sanki ilk serinin peşine yapıştırılan ek bölüm gibi bir seri ya da uzun bir OVA'nın bölümlere kesilmiş hali olacağı şeklinde. Günümüzden 2 sene öncesini, Hell's Gate'in ortaya çıktığı günü anlatarak başlayan ilk bölümde Pavlichenko ailesinin yaşantısına dahil oluyoruz. Suou ve Shion kardeşler babalarıyla birlikte Sibirya'da oturmuş kamp yaparken birden meteor yağmuru başlıyor ve düşen meteordan zarar gören Shion bir yüklenici oluveriyor. Hemen iki sene sonrasına zıplayan bölüm Suou'nun gündelik hayatına odaklanırken bir yandan da ne kadar normal bir çocukluk geçirdiğine dikkat çekiyor. "Anlayalım, hıı!" tarzı yeni filizlenen bir aşkla tempoyu ilk başta düşürüp finale kadar mütemadiyen gerilimi arttırıyor. Ben bu tempo yükseltişinde aksiyon sahnelerinden ziyade Suou'nun eve gelip kardeşinin odasına girme anını beğendim. Okulda atlayıp zıplayan Suou eve gelince uzay mekiği kapısı benzeri bir kapıyı açarak kardeşinin odasına giriyor ve o şen şakrak halini de kardeşinin ağzından çıkan buz gibi seslerle kaybediyor. Ondan sonrasında da aksiyon başlıyor ve finale kadar tali karakterler üzerinden oluşturulan gerilimi bağlama görevi Hei'ye veriliyor. Tensai Okamura bir kez daha yönetmen koltuğunda, BONES bir kez daha animasyon departmanında. DTB bıraktığımız gibi geri döndü diyebiliriz.

    April'in seriden çıkmasıyla MI6 ajanı vasıflarını karşılaması beklenen August 7 beni ilk bölümden etkileyen bir karakter. Görünen o ki Suou, Hei, August 7 bölümlerin yükünü çekecek figürler olacak. Suou için tarafsız olsam da "Büyücü" lakaplı August 7'nin marifetlerini merak etmekteyim. Hei için zaten söylenecek söz yok. Ekim ayında başlayan seriler arasında şimdiye kadar en iyi başlangıcı yapan DTB2 kısır geçeceği görünen sezonun akıllarda kalacak 3-4 serisinden biri olmaya aday, belki de tek adayı...

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi