• Uchuu Senkan Yamato - Sezon 1 - İnceleme



    2199 yılında geçen hikayede, Gamilas isimli bir gezegenin yoğun meteor saldırısına uğrayan Dünya artık yaşanılmaz bir habitata sahiptir. Dünya'nın bitki örtüsünü ve yeryüzünü yok etmiş meteorların yarattığı radyoaktivite yüzünden toprağın altına kaçıp burada şehirler kurmak zorunda kalan insanların yine de sayılı günleri kalmıştır. Radyoaktivite artmakta ve hızla toprağın altına da sirayet ederek şehirlere yaklaşmaktadır.

    Gamilas'ın saldırısına maruz kalan insanlığın umutları, Mars'a düşmüş bir uzay gemisindeki mesaj kapsülüyle yeniden yeşerir. Kapsüldeki bilgi, Iscandar adındaki bir gezegende radyasyonu yok edecek teknolojinin bulunduğuna işaret etmektedir. II. Dünya Savaşı'nda Japon Donanması'nın bir gemisi olarak çarpışmış ve yüzyıllardır enkaz halinde bulunan Yamato tekrar onarılır ve insanlığın son umudu olan bu devasa geminin mürettebatı 26 bölüm sürecek macerasına başlar.



    1974 yılında yayınlanan ilk sezon, genelinde aksiyonun ön planda olduğu bir bilim-kurgu. Iscandar'a olan yolculuğu boyunca Yamato'nun hemen hemen her bölümde Gamilas saldırılarına karşı koymaya çalışması ve bu çarpışmalarda da hem mürettebatın hem de geminin farklı özelliklerinin öne çıkarılması (Yamato'yu da bir karakter gibi gördüğümüzde) serinin karakter gelişimine ne kadar önem verdiğinin bir göstergesi.

    Öte yandan, serinin yalnızca aksiyona bel bağlamayan derinlikli bir yapısı da -ara ara ve tek taraflı olsa da- mevcut. Muazzam bir zaferin ardından insanların kazanma ve kaybetmenin ne anlamlara geldiklerini irdeleyerek yaşadıkları iç hesaplaşma; bir diktatör tarafından yönetilen ve ten renklerinin mavi olması haricinde insanlardan hiçbir farkı bulunmayan Gamilas halkının Dünya'ya saldırmasının altında yatan gerekçeler izleyicide empati oluştururken seriye de bir denge kazandırıyor. Ancak şu var ki, bu dengenin seri finaliyle birlikte varlığını korumaya devam ettiğini söylemek güç.



    Serinin bilim-kurgu karakteristiği ise oldukça sıra dışı. Başlı başına Yamato'nun torpidolar atıp toplarını ateşleyen bir uçak gemisi olması ve bu mermilerin uzayda arkalarından duman çıkararak ilerlemeleri; üzerine dökülen içkiden sarhoş olan, gemideki bir kadına sarkıntılık eden robot; mürettebatın tek bir kasktan ibaret uzay giysileri; uçakların uzay boşluğunda park edilmiş gibi durabiliyor olmaları da işin bilim tarafının ne kadar hafif tutulduğunu kanıtlar düzeyde.

    Ten renkleri insanlarınkiyle aynı olan Gamilas'lıların bir süre sonra maviye "çalmaları" ve sahnelerdeki çerçeve konumlandırmalarında yapılan hatalar ilk bölümlerde karşımıza çıkarken ağız ve ses senkronunun son bölüme kadar tutmaması da serinin göze çarpan diğer defoları olarak öne çıkıyor.

    Teknik hataları bir kenara bırakırsak; izlemesi oldukça zevkli ve kolay bir seyir süreci sunan, tarihsel bir figürü başrolüne yerleştiren, dönemin koşulları dikkate alındığında hayli uçlarda gezinmiş bir post-apokaliptik yapı kuran ve Mobile Suit Gundam ile Neon Genesis Evangelion gibi klasikleşmiş serilere ilham vermesiyle anime tarihinde çok önemli bir yer edinen bir seri Uchuu Senkan Yamato.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi