• Lupin the Third - Sezon 1 - İnceleme



    1969 yılında yayınlanan pilot filmin ardından Lupin filmografisinin başlangıcını yapan 1971 tarihli ve 23 bölümlük bu seri daha önce herhangi bir şekilde Lupin hakkında küçük de olsa bir fikre sahip olanların kolayca uyum sağlayabilecekleri tekdüze bir tempoda seyredip ünlü hırsızın ve arkadaşlarının bölümlük maceralarını aktarıyor. Meşhur Arsene Lupin'in torunu olan Lupin Sansei, yani 3. Lupin her bölümde kafasına koyduğu bir soygunu gerçekleştirmek için dedektif Zenigata'ya ve bazen de meslektaşlarına karşı mücadele veriyor.



    Büyük üstat Hayao Miyazaki'nin de 15 bölümünü yönettiği seride ne karakter gelişimi ne de tekil bir hikaye akışı bulunuyor. Bunların yerine Lupin'in, zeka dolu planlarıyla Zenigata'yı her fırsatta alt edişi ve güzelliğine kapıldığı Fujiko tarafından her fırsatta kandırılan aptal aşığı oynaması son derece eğlenceli bir tonda işleniyor.

    Tüm bu monoton gidişatına rağmen serinin belki de ciddiye alınması gereken, elle tutulur tek lüksü bölümlerde uyguladığı anlatım şekli. Giriş->Gelişme->Sonuç şeklinde ilerlemek yerine Lupin III projesinin daha sonraki yapımlarında da göreceğimiz (örn: Lupin III: Mine Fujiko to Iu Onna) bir şekilcilik her bölümde istisnasız uygulanıyor: Gelişme'nin ortasından başlayıp Sonuç bölümüne Giriş'i de dahil edip ikisini bir arada vermek.



    Lupin filmografisine (ki öyle böyle bir filmografi değil) hakim olmak için izlenmesi gereken bir seri olmasının haricinde, Lupin III - Part I bu projeyi 1970'lerden başlayarak günümüze kadar taşıyacak karakterleri tanıtmaktan ve Lupin dünyası hakkında fikir vermekten öteye geçememiş bir anime olmaktan kurtulamıyor.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi