• Kanashimi no Belladonna




    Fransız tarihçi Jules Michelet'nin La Sorcière isimli kitabından uyarlanan 1973 tarihli Kanashimi no Belladonna, aynı zamanda animenin babası olarak bilinen Tezuka Osamu'nun 60'ların başında kurduğu Mushi Production'ın Animerama üçlemesinin (Sen'ya Ichiya Monogatari, 1969; Cleopatra, 1970) de son filmi. Üçlemenin diğer iki filminin aksine yönetmen koltuğunda Tezuka'nın değil, Yamamoto Eiichi'nin oturduğu 90 dakikalık bir film olan Kanashimi no Belladonna anime sektörü düşünüldüğünde arthouse sinemanın nadir örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.



    Bir çiftçi olan Jean ile soylulardan biri olan Jeanne evlenmeye karar verirler lakin köyün baronu bu ikilinin izdivaçlarına izin vermeden önce Jeanne'ın ırzına geçer. Tecavüzün ardından karısına yeniden başlamayı teklif eden Jean'ın aşkı ise zamanla yok olmaya başlar. Köy halkı tarafından da dışlanmaya başlayan Jeanne gitgide içine kapanır ve günün birinde yanı başında beliren Şeytan ile anlaşma yapar. Şeytan, Jeanne'a istediği gücü verirken Jeanne da bazı fedakârlıklarda bulunmak zorunda kalır.

    Orta Çağ Avrupası'nda geçen hikaye, aslında son derece bilindik bir kavram olan cadılığın etrafında dönüyor. Şeytan'ın isteklerini kabul etmeye muhtaç kalan Jeanne'ın asilzade ve aşk dolu bir kadından soğuk ve sapkın bir cadıya dönüşümü filmin geneline yayılmışken, bir yandan da başlarda Jeanne'ı adeta taşlayacak kadar nefretle dolmuş köy halkının vebaya yakalandıktan sonra Jeanne'ı nasıl yücelttiği işleniyor. Veba karşısında eli kolu bağlanmış ve tek çare olarak Jeanne'ın zehirli çiçeğinden medet uman kraliyet erkanı da aynı dönüşümden nasibini alıyor fakat otoritesine saldırıda bulunulduğunu düşündüğü anda halkını hiçe sayan bir kararla rüştünü bir kez daha ispat ediyor.



    Ancak filmin pek çok kereler farklı aracılarda karşımıza çıkmış bu konusunun ve konuyu gayet yabancılaştırarak bitiren son karesinin pek bir önemi yok. Kanashimi no Belladonna başta da belirttiğim üzere  bir arthouse sinema örneği olduğu için öncelikle konuyu nasıl anlattığına eğilmekte fayda var.

    Cinselliğin, ama özellikle de sapkınlık düzeyindeki bir cinsellik anlatımının ön plana çıktığını ve Jeanne'ın Şeytan ile anlaşmasının hemen akabinde filme hükmetmeye başladığını göz ardı etmek imkansız. Bir penisi andıran ve bir sperm gibi hareket eden Şeytan'ın Jeanne'ın elinde sertleşmesi ve uzaması ile başlayan bu hükmediş, vebadan kurtulan halkın adeta büyük çaplı bir seks partisinde ise iyice şirazeden çıkarak aşırı grotesk sayılabilecek sahnelerle izleyeni zorlayan bir yapıya sahip. Oturak yeri penis şeklinde çizilmiş bir salıncakta sallanan Jeanne'ın gözetiminde, vajinasını timsahın ağzına kaptırmış kadınlar ile kolları devasa penislere dönüşen erkeklerin yaptıkları seks bir alemden ziyade bir katliamı andırıyor.

    Filmin bu oldukça cüretkâr tavrı animasyonunda kullanılan farklı tekniklerde de ön plana çıkmış durumda. Hareketsiz görüntülerin sıkça göze çarptıkları animasyonda yağlı boya teknikleri de karikatür renklendirmeleri de kurşun kalem taramaları da mevcut. Hareketsiz görüntülerin bulundukları sahnelerin genelinde kaydırmalı çekim tekniği kullanarak kareyi genişleten film, animasyon açısından tamamen deneysel bir izlek sunuyor.

    Dönemin animeleri ve anlatılan hikayeler düşünüldüğünde, günümüzde bile özgünlüğünü korumaya devam eden Kanashimi no Belladonna başkarakteri Jeanne'a olduğu kadar izleyene de hayli zorlu bir süreçle meydan okuyor.

    1 Görüş:

    1. Vallahi bayılıyorum böyle eski animeleri paylaşmanıza çizimler harika gerçekten çok nostaljik ve belki konusal anlamda da şimdiki animelere taş çıkarırlar. Bu yazınızdan sonra izledim. Sırf çizimleri, görselliği ve orjinalliği için izlenir. Filmin Jeanne D'arc tan etkilendiği çok açık ve kesinlikle bol metaforlu bir filmdi.Değişik bir şey izlemek isteyenlere kesinlikle tavsiye ediyorum.

      YanıtlaSil

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi