• Chihayafuru - 28




    İkinci sezonun hiç vakit kaybetmeden, hedefe kitlenmiş bir şekilde ilerlemesi büyük ihtimalle ilk sezondaki tüm kusurları iyi etüt etmiş yapım ekibinin bir marifeti. Peki ilk sezondaki kusurlar neydi? Serinin varış yerinin neresi olacağı ve hatta bir varış yeri olup olmadığı bile belli değildi; Arata gibi çok önemli bir karakter biraz dışlanmış ve Chihaya ile Taichi arasında imalardan öteye geçmeyen bir romantizm havası yaratılmıştı.

    Bu sezonda ise yeni karakterlerin katılımlarına rağmen Chihayafuru dallanıp budaklanmıyor. Tamam, Tsukuba "Dil" Akihiro ve Hanano "Hoppa" Sumire henüz çok taze karakterler ama üç bölümdür öne çıkartılanlar da onlar. Hala bir kariyer planı olmayan Chihaya bile neredeyse çok az süre alıyor ve seri bu iki karakteri bir an evvel takımın vazgeçilmez bir parçası yapmak için elinden geleni ardına koymuyor.

    "Kullanmaya gerek görmediğim beyin hücrelerimdeki kan akışını hissedebiliyorum" diyen Sumire ile kardeşleri tarafından bir kahraman olarak görülmeye alışmış Akihiro'nun liseler arası turnuvada nal toplamaları ve rakibine kart kaybetmeden maçlarını kazanan Chihaya'ya hayran olmaları da bu sürecin bir parçası. Her ikisi de Chihaya'nın peşinden giderek takım için var güçleriyle oynamaya başlayacaklar.

    Bu iki karakterin katılımları seriyi zenginleştirmekten öteye geçer mi bilinmez ama bu bölümde Queen'in ve Arata'nın gösterilmesi, tanışıklıklarına vurgu yapılması bana bu kez serinin kesin bir rotası olduğunu düşündürttü: Bu sezon, yeni iki üyenin hayranlık beslediği Chihaya'nın iki senedir boş kağıt vererek cevapladığı kariyer planını izleyeceğiz. Kibir abidesi Queen'i yeneceği ve Arata'ya karşı oynayacağı bölümler muhtemelen senenin en iyi anime bölümleri olacak.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi