• Sakamichi no Apollon - 10+11


    Eve gelen baba figürüyle Sentarou artık kendisine ihtiyaç kalmadığını düşünüp evi terk etmek için hareketleniyor. Küçük kardeşlerine çoğu zaman babalık yapan Sentarou artık kanatlanıp kafesten uçma zamanının geldiğini düşünüyor.

    Elbette bu yalnızca bir bakış açısı. Bir diğeri de ne zaman adı geçse suratında ifade değişimine yol açan babasını görmeye tahammül edememesi. Bu genç adam, babasını suçluyor. Evi terk ettiği için, uzun süre geri dönmediği için, belki de küçüklüğünde onu ortada bırakıp kaçtığı için babasına öfke duyuyor.

    Üçüncü bir yaklaşım ise Sentarou'nun, utandığı için babasından uzaklaşmaya çalıştığı. Amerikan askeriyle annesinin ilişkisinden doğan bir melez olduğu için Sentarou kendini her zaman içinde bulunduğu ortama yabancı hissediyor. Hem gayrımeşru bir ilişkiden doğduğu için kabullenilmiyor hem de biyolojik babası 15 yıl önce atom bombasını atan ulusun bir askeri olduğu için asla alelade bir genç gözüyle değil, düşmanın tohumu gözüyle bakılıyor.

    Sentarou, hikayenin, karakterlerini nasıl konumlandırdığını görmek açısından oldukça isabetli bir örnek olarak tasarlanmış. Yaratılan dramatik yapıyı derinleştirmek için dönemin ruh halini karakterlerin etkileşimlerinde rahatlıkla görebiliyoruz. Sentarou düşmanı, sorunlu olanı, ötekiyi, toplumdan dışlananı betimlerken Kaoru ise toplumu düşman, sorunlu olan, öteki gibi görerek dışlayan bir karakteri yansıtıyor. Safkan bir Japon kendi toplumunu iterken, toplum ise günah keçişi olarak bir Amerikan-Japon melezini itmeyi seçiyor. Yani savaş sonrası Japonya'nın ilk nesli olan 15'li yaşlarındaki gençlerden biri olan Kaoru kendi soyunu yanına yaklaştırmayı reddederken bu soyun reddettiği yabancı ile arkadaş oluyor. Onun kapısında bekleyip gitmemesi için yalvarıyor.

    Bir nevi düşmanımın düşmanı dostumdur, mantığına benzese de Sentarou'nun fiziksel dışlanma haline kıyasla Kaoru'nun psikolojik dışlama hali ancak bir yabancıya karşı kapılarını açıyor. Her ikisinin de kendilerini bir insana yakın hissetmek için birbirlerine ihtiyaçları var ve diğerlerinin bu hissiyatı vermeleri imkansız.

    Bu ikilinin arkadaşlığı serinin ortasında olduğu için diğer yan parçaların katmanları benim ilgimi fazla çekmiyor. Örneğin, bu itilmiş yabancıya tek kol kanat gerenin kilise olması belki o dönemin gerçekleriyle örtüşüyor olabilir ama buna misyonerlik gözüyle bakmadan da edemiyorum. Devekuşu gibi davranmak en iyisi olabiliyor bazen.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi