• Sakamichi no Apollon - 09



    Kelimelerin boğazlarda düğümlendikleri, bazen de hiçbir anlam ifade etmedikleri ilişkiler yumağında asıl izahatı veren karakterlerin davranışları oluyor. Örülen eldivenler, kalkmak üzere olan bir trene son anda çekilen kız ve her zaman olduğu gibi dışavurumcu müzik karakterlerin dertlerini tane tane konuşarak bizlerle paylaşıyor.

    Mağlubiyeti kabullenip ikinci bir şansa tamamen gözlerini yuman Kaoru haftalardır olduğu gibi yine Ritsuko'yu kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Noel partisiyle başlayan ve yere düşen yumakla devam eden bu soğutma çabası aslında bir bakıma amacına da ulaşıyor. Öpüşen bir çifti görünce kızaran Ritsuko'nun yüzü, kırık kalbi sayesinde anlayıştan uzaklaşmış Kaoru'nun ağzından çıkan cümlelerle bir anda buz kesiyor. Ritsuko'nun da kalbi kırılıyor ve çok geçmeden de anlayışını çöpe atıyor.

    Yurika zaten baskıcı ailesi yüzünden kalbini çok önceleri buzdolabına atmış biri. Ailesinin baskısına karşı tek sığınağı olan kedisinin yön göstermesi sayesinde Jun'u buluyor ama aşık olduğu adamla yaşadıkları yüzünden tekrar atmaya başlayan yüreği Tokyo haberini aldığında bir kez daha kırılıyor. Saçlarını keserek yok ettiği hanım kız imajı, ailesinin evlilik baskısını yıkmaya yeterli olmasa da kendi isteklerini Jun'a bencilce söylemekten kaçınıp yutkunmak zorunda kalıyor.

    Ve bölüm dönüp dolaşıp bir kez daha müziğe (ki dörtlünün sözsüz müzik yapması nefis bir ayrıntı) geliyor ve Jun ile Sen'in notaları silah gibi kullandıkları kavgaları başlıyor. Bölümde gördüğümüz gibi bu seride müziğin farklı karakterleri var. Kaoru herkesin eller havaya yaptığı bir ortamdaki müziği dinlerken kendini soyutluyor, Jun ile Sen kendi kavgalarını ederlerken Ritsuko'nun babasını ve Kaoru'yu dışlıyorlar. Bazen bir ilanı aşk için kullanılan müzik (Kaoru ile Ritsuko'nun dinledikleri ve sonra Kaoru'nun piyanoda çaldığı film müziği) bazen de insanları dışlayan bir kalkana dönüşebiliyor.

    Usta Watanabe ve Tanrıça Youko'nun performansları zaman zaman serinin önüne geçerken 12 bölümlük kısıtlı gösterim süresiyse maalesef Sakamichi no Apollon'un önünü her daim büyük bir gölgeyle kapatıyor.

    1 Görüş:

    1. Şu kavga anını ben de farklı bir açıdan yorumlayım o vakit (Gerçi tarif edilemezdi ama olsun) :

      Öncelikle ortada dışlanan biri yoktu. Bir boks maçında iki boksör haricinde, bir hakem ve malum seyirci olmazsa olmazdır ya hani o bakımdan. İşte, hakem burada kontrbasıyla kuralları belirleyip, iki tarafa da eşit mesafede duran ve faullü vuruşları engelleyen mekan sahibi amcaydı; sevgili Bon kardeş ise başlarda piyanosuyla tempo/tezahürat tutan ama ilerleyen dakikalarda hayranlıkla gözünü maçtan alamayan seyirci...

      Maç tek raundluk ve öğrenci hocasına meydan okuyor. (Malum Sentarou'ya müzik gibi, dövüşmeyi de Jun abisi öğretmişti) Raunda öğrencimiz toyluğun verdiği cesaretle direkt hiç gardı düşünmeden sağlı sollu kroşelerle başlıyor ama çok geçmeden hocasının kotrasıyla ilk darbeyi alıp savunmaya çekiliyordu. (Burada bateri biraz arkaplana düşer, harikadır) Sonrasındaysa Jun-nii'nin tizlere inen solosu sanki ağır şekilde karaciğere çalışan bir boksörü andırıyordu. Sen-boy'sa hocasından dersini iyi öğrenmiş bir öğrenci olarak bu kombolar karşısında iyi şekilde gardını korumaya çabaladı ama -bana göre- sağlam bir iki darbeyi de savuşturamadı. Kısaca maçın galibi Jun; kafa tutup mağlup olan ve maçın ardından mahcubiyetini dile getirmek isteyip beceremeyen çekirgeyse Sentarou'ydu.

      Not: Bu arada maç tek raund olarak da değerlendirilmeyebilir hani. Çünkü diğer bir bakış açısıyla ilk raundda karaciğere alınan darbelerle nefessiz kalan, knockout olan ve ikinci raundu bile göremeyen bir Sentarou da hoş bence. Belki de yaptığı ilk kombodan sonra hiç gard alamamıştır yani. :)

      Neyse tam ifade edemesem de tam bir ziyafetti sonuçta.

      YanıtlaSil

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi