• Un-Go - 4



    Evet, Un-Go'ya dair beklentilerimizi değiştirince karşımıza bolca diyaloğu -ve karakteri- sağlam müzikler, canlı animasyon ve iyi bir yönetimle toparlamayı beceren bir seri çıkıyor. Açıkçası bu serinin takip eden bölümleri de bu haftakine benzerse çok kısa zamanda izleyici kitlesinde düşüş yaşaması muhtemel. Çok fazla diyalog ve yoğun bir müzik kullanımıyla siberpunk tavrından asla uzaklaşmayan Un-Go'nun 2. Dünya Savaşı sonrasına ait metinlerden uyarlandığını da göz önünde bulundurursak ortaya sağlam bir paradoks çıkıyor. Hakkını vermek gerek, Un-Go bu paradoksu kendi lehine çok iyi kullanmayı beceriyor.

    Dedektif ve Inga ikilisinin cinayetleri çözme şekillerine artık kafa yormamak gerek. Ayan beyan göründüğü üzere serinin derdi polisiye olmak değil. Yukarıda bahsettiğim siberpunk tavır asıl mesele. Misal bu bölümde bahsi geçen "Robotların hisleri olur mu?" ya da Kazamori üzerinden net bir şekilde referans verilen "Robot Yasaları" bu serinin temelini oluşturan etmenlerden birkaçı. Açılış bölümünden itibaren varlığını hissettiren savaş -ve sonrası dönem koşulları- bu animenin gerçek meşguliyeti.

    Politik çıkar kavgaları üzerine komplo teorileri ürettirmek dışında bizlere şimdiye kadar başka fırsatlar sunmayan Un-Go'nun "salt" bir noitaminA serisi olduğuna yavaş yavaş inanmaya başlıyorum. İç içe geçmiş ilişkiler, masa başı oyunları, bir tema (savaş) etrafında toplanmış karakterler ve hala kimliklerini öğrenmediğimiz (anti?) kahramanlar gibi özelliklerini bölüm bazlı anlatımıyla süsleyince konusunu da fazla derinleştirmesine gerek kalmıyor. Şimdilik izlemesi ve özellikle dinlemesi (hele ki ED!) bana keyif veriyor... fazlasını da istemiyorum.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi