• Guilty Crown - 3



    Genelde ecchilerin böyle sahneler sunduğunun ve bu kadar felaket mantık hatalarıyla yazılmış bir kahramanın asla seriyi taşıyamayacağının farkındasın, değil mi Production I.G.? Biri çıkıp Shu'nun bir kez daha neden Undertaker'a yardım etmeyi kabul ettiğini lütfen açıklayabilir mi?! Belli ki senarist Yoshino Hiroyuki'nin aklı hala biriciği Seikon no Qwaser'de. Yönetmen Araki Tetsurou ise belli ki Death Note, Aoi Bungaku derken High School of the Dead'e takılıp kalmış. Bu kadar rezil bir senaryo ve bu kadar berbat bir yönetim... inanması güç.

    Inori'nin Shu'nun evine çökmesiyle başlıyor bölüm... ne de olsa Shu'nun annesinin haftada bir kez eve gelmesi bu hamleyi açıklamak için yeterli. Sonra Gai'nin Shu'dan bir isteği oluyor: Okuldaki "Sugar"ı bulması. Nasıl? Shu herkesin Void'ini çekerek malum kişiyi bulmalı. Bölüm başındaki sahnelerden zaten Sugar'ın kim olduğunu biliyoruz ama fanservice ve gereksiz komediyle bölümün bir şekilde dolması lazım... çünkü yine doğru düzgün bir senaryo yok elimizde. Arada da işte Guilty Crown evreni kuralları Void kavramı üzerinden anlatılıyor ki bu senaryo eksiği çok belli edilmesin.

    Bu seriyi çok büyük ihtimalle birkaç bölüm sonra bırakacağım. Yazmayı bırakacağım kesin ama izlemeyi de gelecek haftaki performansına göre değerlendireceğim. O kadar sabit bir ilerleyiş var ki: Shu'nun kendini komik durumlara sokmasını izler, Gai'nin arada bir gözüküp GHQ'ya laf sokuşuna tanık olur, GHQ karargahına bağlanıp dakika ve skor alırız. Görünüşe göre yalnızca animasyonuyla göz boyamaya çalışan başka bir serimiz daha oldu.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi