• Level E - 2



    Run after the Man

    Bu bölümle ilgili tek diyebileceğim, büyük bir sürpriz yaptılar!

    Açıkçası ben bu serinin değil komedi türünde olmasını, komediye ucundan bile yaklaşacağını zannetmiyordum. Oysa garip bir mizah anlayışıyla izleyiciyi güldürmek asıl amaçlarıymış. Biraz hayal kırıklığına uğradığımı gizleyemem, ben drama ve bilim kurgu yönleri çok daha ağır basan bir anime seyretmeyi umuyordum. Neyse, bundan sonrasında da Level E'yi böyle kabullenmek gerekecek sanırım çünkü yaptıkları mizah tek kelimeyle mükemmel!

    En baştan başlarsak uzaylılar dünyaya indiklerinde üzerlerinde bir uzaylı kostümü taşıyorlar. Falanca gezegenden dünyaya gelen üç uzaylı burada bizim sarışını aramaktalar. Sonradan öğreneceğimize göre bizim sarışın o falanca gezegenin (veya koloninin) prensiymiş ve galaksiler arası bir toplantıya giderken kendini dünyada buluvermiş. Prensi arayan elemanların lideri rolündeki karakter bir hayli eğlenceli çıkışlara ve çabuk alevlenen bir mizaca sahip. Beyzbolcu karakterimiz Yukitaka'nın ise eski punklardan olduğunu öğrenirken serideki şimdilik tek kadın Miho'nun da kıvrak zekasına şahit oluyoruz. İstisnasız her karakterde ciddi arızalar mevcut ve bu da seriyi iyice içinden çıkılmaz bir karambole büründürüyor fakat bu kaos ortamını lehlerinde kullandıkları da aşikar.

    Özellikle sarışın uzaylımızın çete elemanıyla yaşadıklarını anlattığı sahneler nefis. Ortalama başlayan bölüm sürekli ivme kazanarak hızlanıyor ve finalinde de kahkaha attıracak kadar güzel sahnelerle sonlanıyor. Komedi beklemezken resmen şoke uğradım ama Arakawa'nın o tuhaf mizahının daha gelişmiş bir versiyonu gibi algılayıp öyle devam edeceğim. Ayaklı kamera kedi, parazitli televizyona bakıp gülen sarışın yeterince ince detaylar ve bunları yakalamak çok keyifli olabilir.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi