• Rainbow - 3





    Distrust


    Bölümler birbirini kovaladıkça Rainbow'un karakter gelişimi de hiç pas geçmeden yukarılara çıkarılıyor. Joe'nun dönüşü sonrası yaşadığı buhran onun kırılan düşlerini -bariz bir şekilde - simgelerken bahçede Mario ile yaptığı konuşmada şarkıcı olmak istediğini söylemesi geleceğe nasıl umutla baktığını gösteriyor. Karakterlerin hepsi ilk bölümden beri birkaç sille yemelerine rağmen her fırsatta ayağa kalkıp toparlanıyor ve yontuluyor. Bu özellik benim hoşuma gidiyor. "Bir hayat vurdu bir de gardiyan vuruyor" melodramında devam etmemeleri serinin gerçekçiliğini arttırıyor. Sonuçta bu çocuklar henüz reşit bile değiller ve ıslahevine düşmeleri bir kenara buranın öncesinde de berbat bir yaşamları olmuş. Kısacası her türlü Emrah filmi dramını aksettirmek kolay yolken seri biraz daha zoru seçiyor ve karakterlerini -şimdilik- durum bazlı geliştiriyor. Bu çocukları "yetiştiriyor".

    Ben seriye daha 2. bölümünde bayıldığım için bu blogta herhangi bir bölüm üzerine birazcık dahi olsa negatif konuşmayacağım. Anlatılan her bölümü sevdim, ikinci bölümeyse kesinlikle bayıldım. Bir mukayese yapmak bile istiyorum ama en son ne zaman bu kadar karanlık temalara parmak basan bir seri izlediğimi hatırlamıyorum. Ekonomik kriz yüzünden sadece fan-service sektörüne dönüşmek üzere olan anime dünyasında (özellikle de böyle bir dönemde) bu kadar cesur bir yapımla karşımıza çıktıkları için Madhouse'u kutluyorum. Neyse, bölüme dönelim tekrar.

    Kendisi hariç kimseye güveni olmayan Baremoto (dörtgöz Noroto yani) bu bölümün başrolünde. Yaşadığı travmatik çocukluğa dem vurarak karakteri hakkında bilgileri aldıktan sonra, arkadaşlarını nasıl sattığına tanık oluyoruz. Pek satmak denemez aslında, kazanacağı bir şey yok sonuçta. O hayvan oğlu gardiyanın zorlamalarıyla hücrenin abisi Sakuragi'yi ilk fırsatta kazıklıyor. Sakuragi'nin öz ailesini öldürdüğünü öğreniyoruz. Şimdiye kadar izlediklerimizden bunun bizde şok etkisi yaratmayacağı aşikar ama Noroto'da yaratıyor ve sürekli kitap okuyan alim görünümlü bu genç bir anda basit bir ispiyoncu oluveriyor. Üstelik Sakuragi'yi bir kere sattığı yetmiyor, bir de yangın sırasında gardiyanın yalanına ortak olarak kazıkları çifterliyor. Karakterlerin bu tezat davranışlarıysa elbette ki içinde bulundukları mekanın etkisi olarak göze çarpıyor.

    1 Görüş:

    1. Biraz geç başladım bu seriye. (Bana göre erken aslında ama neyse) Konu olarak yakından uzaktan alakası olmasa da yarattığı karanlık atmosferle bana Wolf's Rain'i hatırlattı seri. Son üç dört bölümüyle de beni o kadar üzmeyi başarırsa (!)listemde epey yukarılarda yer alacağı kesin. Umarım bu seri bu yoğunlukta hiç bozmadan ilerliyordur. Etkilenmemek için bölümleri izledikçe yazılanları okuyorum şimdilik.

      Özellikle bölümler içinde donan sahnelerdeki çizimler çok hoşuma gitti. Fakat şöyle seri ilerlerken arkada Yoko Kanno etkisi falan olsaydı, bu karanlık atmosfer çok daha şahane olmaz mıydı ya demeden de geçemiyorum.

      YanıtlaSil

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi