• Fullmetal Alchemist: Brotherhood - 30





    The Ishbal Annihilation Campaign

    Hawkeye ile Edward arasındaki bir konuşmadan ibaret olan bölüm benim için anime tarihine geçecek kadar güzel bir kurguya sahipti. İşin aslı sadece Hawkeye anlattı, Ed dinledi ama arkada fırtınalar koptu, alt metinlerin suyu çıktı, tek bölümde en az 3 karakter gelişimi gerçekleştirildi, Ishbal savaşının bilinmeyen yönleri masaya yatırıldı. Tek kelimeyle "yönetmenlik", tek cümleyle de "yönetmenlik dersi" izledik.

    Karakter gelişimi kısmı benim daha çok ilgimi çeken parçaydı. Açılışta Mustang'in hocasıyla yaptığı konuşma bize müthiş bir detayı daha hatırlattı: Mustang'in hocası Liza Hawkeye'ın babasıydı. Serinin lafı hiç gevelemez tavrıyla da çok geçmeden ikinci detayı alıyorduk: Hawkeye'ın sırtındaki dövme. Bu dövme, babasının ağzından çıkan sözlere bakacak olursak simyada gelinecek son noktanın anahtarını barındırıyor. Ben bu dövmeyi Ed'in Armstrong ile birlikte çıktığı sefer sırasında gördüğü kayanın üstündeki sembole benzettim. Gluttony tarafından yendikten sonra da Ed bu sembolleri görmüştü. Tabii Hawkeye'ın sırtına bakmak ne zaman nasip olacak bilinmez :)

    Hughes'ü bir süreliğine görebilmek beni memnun etti ama bu bölümün asıl kahramanı hiç kuşkusuz Crimson Alchemist ünvanı almış Kimblee'di. İlk seride de fevkalade şeytani bir karakter olarak resmedilen Kimblee ile nihayet tanışıklığımızı gerçekleştirmiş olduk. Üstelik bu sefer tüm savaşın çıkartılma nedeni olan Felsefe Taşı'nın kime gittiğini de öğrendik. Kimblee serinin ilk başlarında çok az da olsa hapishanede görünmüştü. Şimdiki zamanda onun hapiste olduğunu biliyoruz ama oraya nasıl girdiği de çıkıp çıkmayacağı da meçhul. Yine de bu karakteri enikonu tanımamız açısından önemli sahneler izledik.

    Bölümle ilgili daha Scar-Marcoh diyalogları ve ED sonrası sahneyle ilgili de anlatacak çok şey var ama FMA: Brotherhood'u izlemenin yanında anlatmak gerçekten de bayık bir mevzu. Bu seri mutlaka "izlenmeli".

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi