• Guin Saga - 20





    The Crimson Messenger


    Guin Saga'nın hazırlık bölümleri gerçekten iç bayıcı oluyor. Feci derecede sıkıcı ve yavan, daha önce görmediğimiz zilyon tane karakteri ön plana koyan, neyle ilgilenmemiz gerektiği konusunda lalettayin bir tavır içindeki bölümlerin bir yenisi de 20. bölümdü.

    Parros hükümdarlığı üzerindeki güç dengelerinin tartışıldığı ve kimseyi tanımadığımız ama Sezar benzeri bir şişkoyla Guin Saga evreni hakkında biraz daha bilgi edindiğimiz bölümün açılışından sonra Istovan, Remus, Guin, Naris vs. gibi karakterleri de kupleler halinde görme fırsatını bulduk. Bu seride aksiyon öncesi bölümler ölü toprağına serilmiş gibi. Tamam, bir fırtınanın kopacağını anlıyoruz ve bunu sabırla bekliyoruz ama hiç değilse o fırtınanın nereden kopacağına, nasıl kopacağına dair birkaç fikir edinelim. Hiçbiri yok, olmadıkları gibi verilenler de meltem bile estirmeyecek kadar zayıf.

    Fakat serinin bir güzel yanı dünya tarihindeki tüm önemli imparatorluklara elinden geldiğince yer vermeye çalışması. Osmanlı İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu, İspanyollar vs. yanında bir yandan da fantastik öğelerle iyice sağlam bir harmanlama söz konusu. Bulamaç olacak kadar tehlikeli bu tercih yine de serinin bütünlüğünü bozmadığı gibi ayrı bir hava katıyor şahsi fikrimce. Lakin ilgi odaklarını sınırlamış serinin onları bir de bu kadar yayması açıkçası kendi değerini zayıflatmaktan başka bir işe yaramıyor. Kalan bölümlerde seyirciyi daha dikkatli izletmeye yöneltecek bölümler tek dileğim.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi