• CANAAN - 10





    Vanish


    Asla yaşlanmayacağını öğrendiğimiz Canaan'ın görme yetisini yeniden kazanmasıyla birlikte hemen harekete geçtiğini gördüğünüz bölüm çiçek virüsünün etkilerini izlemek açısından da bölüm yönetimi açısından da şimdiye kadarki en iyi CANAAN bölümüydü. Bunu demeye aslında pek dilim varmıyor çünkü serinin en iyi bölümü buysa geri kalanların ne seviyelerde gezindikleri çok rahat anlaşılıyor. Maalesef beklentileri yanlış bir strateji yüzünden boşa çıkarttı bu seri.

    Liang Qi'nin şeytani planı sayesinde Santana'yı öldüren Hakkoh'un akabindeki öfkesi görülmeye değerdi. Tabii ona ebedi bir acı veren Santana'yı sesiyle öldürmesi ayrı bir ironi. Yun-Yun ve Maria'nın herkesten habersiz sığınağa girmeleri ve buradaki donmuş Canaan figürünü görmeleri işleri olmayan bir meseleye burunlarını sokmaları anlamına geliyordu. Sıradaki bölüm bu ikilinin kaderini belirleme açısından kilit bir noktada olacaktır.

    Serinin kalan 3 bölümü de az çok şekillendi. Ya sıradaki bölüm ya da sondan bir önceki bölümde Liang Qi'nin ecelinin geleceği, son bölümde Alphard-Canaan kapışmasının izleneceği, Hakkoh'un son bölüme kadar önemli dakikalar alacağı aşikar. Kendi kazdığı kuyuya düşen Canaan kısa bir seri olmanın avantajlarını hiç kullanmayıp tek dezavantaj olan "az zamanda çok şey anlatma" yükümlülüğünü hiçbir şekilde yerine getirmeyip çok zaman kaybetti ve adeta oyalandı. Dolayısıyla da şimdi anlatılmaya çalışılan "gerçekler" o kadar yoğun bir şekilde ekrana yansıyor ki bölümlerin konuları neredeyse sadece flashbacklerden oluşuyor. Yazık oldu.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi