• Tokyo Magnitude 8.0 - 5





    The School Is Wailing

    İnsan bazı serileri ıskalamadığı için kendini şanslı hissediyor. "Alt tarafı deprem" diyerek geçip gidebileceğim bir seriye fırsat tanımak ve karşılığında işini ne kadar ciddiyetle ele aldığını görmek, izlerken ajitasyondan uzak bir duygu yoğunluğunu tatmak, her bölümün bir şekilde dönüp dolanıp insan temasında sonlandığını görmek beni çok tatmin ediyor.

    Bu bölümdeki ufak flashback atmosferden kısa bir süreliğine uzaklaşmamızı sağladı. Annesini sürekli kötü kadın olarak gören Mirai'nin de fikirleri değişmeye başladı. Sabit bir kitleye sıkıcı gelecek ama aslında dingin ve derinlikli bölümde başrol bizim üçlüye ait değildi. Artık yavaş yavaş bölümlük karakterler devreye girmeye başladı ve onların hikâyeleri bölümlerin merkezine oturuyor. Bu da senaryonun stratejisini görmemiz için önemli bir ipucu aslında. Biz Mirai'nin gözünden felaket sonrası Japonya'yı takip ediyor gibi bir konuma getirilsek de Mirai'yi özümsememiz fuzuli. Her karakterin farklı bir hikâyesi olacak ve bölümlük de olsa onların dramına şahit olma şansı yakalayacağız.

    Yalan yok, bölümdeki amcanın finaldeki performansında gözlerim sulandı. Mirai'nin ağlama çizimleri tam tersi bir etki yaratsa da adamın mütevazı yaklaşımı ve acısını içine gömmesi beni duygulandırdı. Bu seriyi de bu yüzden seviyorum. Her bölüm bir artçı şok konduruveriyorlar ortalarda bir yerde ama insanların tepkileri korkudan ve panikten ziyade usanç oluyor. 99'da ben de aynı durumdaydım. 45 saniyeden sonraki her sallantıda "yeter be!" diye isyan ediyordum. Çok iyi anlıyorum.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi