• Shangri-La - 18





    The Two-Headed Tale

    Artık ilgimi iyiden iyiye yitirdiğim Shangri-La yazılarına neredeyse 3 hafta gecikmeli olarak devam ediyorum. Seriden soğumama yol açan nedenlerden birini bu bölümde yine gördüm ve tekrar Ryoko modeli frijit hale büründüm. Bir kere konu feci şekilde dağıldı. Üstünde sigara yanıkları bulunan ve gerdikçe her tarafından yırtılan, delikleri iyice kocamanlaşan çarşaf gibi ayrılıyor senaryo. Son 2-3 bölümdür ortaya çıkan Daedalus meselesiyse tamamen doldurma, final öncesi oyalama taktiğinin bir ürünü. Nihayetinde sorunu ortadan kaldıracaklarına göre neyi bekliyoruz?

    Bir serinin bocalamasının ne olduğu Shangri-La'nın her yeni bölümüyle daha da iyi anlaşılıyor. Yaklaşık 10-12 bölüm kadar çok gizemli ilişkiler bütününü tanıtan seri şimdi sıra bunları açıklamaya gelince müthiş bir kolaycılığı takip ediyor. Bu bölümde öğrendiklerimiz: Mikuni ile Kuniko kardeş -muhtemelen Kunihiko'nun da bir kan bağı var-. Karin üç AAA'nın da kamalarını alıp Atlas'a sahip olma peşinde. Kuniko'nun büyükannesi ile Ryoko arasında önceden kalan bir bağ var. Ryoko maçası sıkışınca Kuniko ile bile anlaşma yapacak kadar kaypak. "E, ne var bunlarda?" diye soranlar olabilir ki şimdi okuyunca bana da garip gelmedi bu kadar bilginin verilmesi. Lakin bölümü izleyecek herhangi biri derste sözlüye kalkmış gibi hissediyor kendini. "O neydi?", "Şu kimin nesiydi?", "Of! Hepsini biliyordum, unuttum ya!"

    Bu seri benim için yanlış bir tercih oldu. Aslında başlangıçta epey umut vadediyor olmasına rağmen sadece başlangıçta bıraktığı umutlarımı gitgide azalttı. Ne karbon olayını ne Japonya'nın Shangri-La dünyasını doğru düzgün anlatabildi ne de kendi macerasını adam gibi ilerletebildi. Bir ondan bir bundan seçen maymun iştahlı bir seri olduğunu kanıtladı. Hal böyle olunca bana çok tutarsız ve sıkıcı geliyor böylesi yapımlar. Shangri-La'nın da maalesef hiçbir farkı yok artık gözümde.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi