• Phantom: Requiem for the Phantom - 20





    Hometown

    Phantom gerçekten de çok farklı bir seri. Anlattığı konu, karakterler, mekânlar vs. sıradan gibi görünse de yapım tezgahı gerçekten de çok değişik. 20. bölümde OP/ED değişiyor misal. 6 bölüm kala böyle bir tercih görüldük şey değil ama Phantom'a uyuyor işte bir şekilde. Bee Train kesinlikle sıra dışı bir stüdyo olduğunu kanıtladı. Animasyon faslında gayet başarılı bir iş kotarılırken, müzik ve seslendirme konusunda çok üst düzeyde olduğunu da gösterdi.

    Meksika firarından 2 sene sonrasına hızlıca geçtiğimiz bölümde Elen ve Reiji artık Japonya'ya, Reiji'nin memleketine yerleşmiş ve sıradan bir hayat sürme çabasına girişmişlerdir. Her ikisi de okula gitmekte ve abi-kardeş rolünü oynamaktadır. Elen'in arkadaşını Reiji'ye yapma çabaları, okulda ufak bir çevre edinmeleri, yolda şakalaşmaları falan derken bayağı bayağı maziyi unutmuş, şimdiki hallerinin keyfini çıkartmaktadırlar. Ama Cal döner...

    Şimdi benim aklıma yatmayan bir olay da Cal'ın iki sene içinde bu kadar serpilip çok affedersiniz taş gibi bir hatuna dönüşmesi. Bizim bıraktığımız Cal taş çatlasın 11-12 yaşlarında bir kız çocuğuydu. Yeni Cal ise 18'ini doldurdu dolduracak bir sarışın bomba olmuş. Kızlar çabuk gelişir dedikleri böyle bir şey mi acep?

    Serinin sevdiğim bir noktası da pek soru işareti bırakmamaya özen göstermesi. "Meksika'ya gidiyorlardı, ne işleri var Japonya'da?" diye boş gözlerle ekrana bakan beni hemen yanıtlaması, seriye yeni kattıkları karakterlerden Mio'nun sadece Reiji'ye abayı yakmış bir kızdan fazlası olması, Cal'ın geri dönüşü, Inferno-Godoh bağlantıları... Seri kendi senaryosunu hem çok dallandırıyor hem de bu dalların hepsini çiçeklendirmeyi gayet iyi biliyor. Finale 6 bölüm kala ağacın nihayetini de merak ettiriyor.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi