• 2012 Güz Sancısı


    Hem anime dışı hayatımdaki meşguliyetler arttığı için hem de bu sezon haftalık olarak yazmaya değecek kadar ilginç bir seri bulamadığım için blogu iyice boşladığımın farkındayım. Muhtemelen yılbaşına kadar da bu süreç devam edecek. Yine de güncel animeleri fazla sektirmeden takip etmeye çalışıyorum. İçlerinde sevdiğim hiçbir seri yok... şimdilik. Neredeyse %75'ini "acaba bir yere varır mı?" diye takip ediyorum ve her yeni bölümle birlikte yavaş yavaş peygamber sabrına doğru ilerlediğimi düşünüyorum. Fazla da uzatmadan 2012 Anime Sonbahar Sezonu'ndan izlemekte olduğum ve izlemeyi bıraktığım serilerle ilgili birkaç satır paylaşayım.



    Bakuman 3. Sezon

    İnanmayacaksınız ama bizim kafadarlar hala manga çiziyor, hala "sıkı çalışalım" gazları alıyor, hala rakiplerine karşı "sana yenilmeyeceğim" naraları atıyorlar. Bölümler arasında bir yerde serideki zaman akışının 5 sene ilerlediğinden bahsedildi (6 sene de olabilir; Bakuman'da bu gibi detaylara önem vermeyi bırakalı benim için 2 sene oldu) fakat tahmin edilebileceği üzere ne Mashiro ve Takagi'nin hayatlarında ne de Bakuman'ın akışında hiçbir sıradışı gelişme yaşanmadı. Evet, Takagi evlendi ama Kaya her zamanki gibi figüran olarak ekrana geliyor. Evet, Mashiro ile Azuki artık yüz yüze görüşmeye başladılar (hmm, tarihin en romantik ikilisi için büyük, bizler için sinek vızıltısı değerinde bir adım) ama ilk sezonda verilen sözün etkisi hala seriye yansımakta olduğu için bu ilişkinin de hiçbir değeri kalmadı. Sözün özü: Hasbelkader ilk sezonu izlediniz ve ikinci sezonu da izleyip üçüncü sezona geçmek istiyorsunuz; hiç beklemeyin, doğrudan üçüncü sezonun son yayınlanan bölümüne geçin. Bölüm başına düşen 39 "ganbare" ve 78 flashback sayesinde emin olun aradaki boşluğu hissetmeyeceksiniz bile.



    Btooom!

    Bu seriyi sözüm ona Madhouse yapıyor... ama sözüm sana Madhouse! Chihayafuru öncesi böyle bir hamleye ne gerek vardı? Hayatını aynı isimli oyuna adamış bir başkarakterin bu adadaki ortama uyum sağlamasının neden bu kadar uzun sürdüğünü anlayabiliyorum; çünkü çok vahşi bir dünya ve herkes birbirini öldürüyor bla bla. İyi de o ilk bölümdeki "bomba mıdır değil midir, 0'a doğru saydığına göre galiba fırlatmam gerekir" tereddüdünü hala anlayamıyorum. Aslına bakarsanız, bombayı fırlatıp patladığını gördükten sonra bile hala bu küçük karelerin bomba olup olmadıklarını anlayamadığı bölümleri sindiremiyorum. Neyse, bu mal başkarakteri görmezden gelebilirsek serinin gıdım gıdım Seinen'e kayması sevindirici. Travma, tecavüz, cinayet gibi temaları bu vahşi cangılda bir araya toplayıp üstüne bir de Big Brother misali esas düşman olan oyun şirketini yerleştirince bilindik bir anlatım ortaya çıkıyor lakin yine de bu temaları tadımlık aksiyon sahneleriyle harmanlayınca Btooom!'u izlemek benim yerdiğim kadar da sıkıcı olmuyor.



    Jojo no Kimyou na Bouken

    Bu sezondakileri izlerken keyif aldığım tek anime. Shounen serilere o kadar laf soktuktan sonra Jojo'yu beğenmem garip ama bu tezadı en nihayetinde David Production kalitesine bağlıyorum. Stüdyonun daha önceki işlerini her fırsatta tekrar tekrar saydığım için bu kez yinelemeyeceğim (animelerinin %85'i blogda duruyor) ama şimdiye kadarki kalitesini hep muhafaza etmeye çalışan firmanın nihayet kendini aşan bir animeye de layıkıyla yaklaşabildiğini görmenin beni çok sevindirdiğini söylemeden de geçemeyeceğim. Jojo, malumunuz, ezelden beri süregelmiş bir manganın uyarlaması. Animenin, okurların yarattığı hâlihazırdaki fandomu ne kadar besleyebildiği benim pek umurumda değil (nasıl olsa yine bir şekilde mangası kesin daha güzeldir) ama seyri öylesine vahşi ve öylesine tutarsız ki izlerken bölümün ne ara bittiğini anlamıyorum bile. Dio'nun o gülünç ciyaklaması, Jojo'nun şımarık bir veletten tam bir akça pakça kahramana ani bir manevrayla geçişi, hikayeye çotank! diye dahil olan yan karakterlerin kısa sürede kendilerini kabul ettirişleri; altı doldurulmamış gelişmeler, mutlaka ilerleyen bölümlerde flashbackler sayesinde kapatılacak boşluklar... hepsi de tam bir Shounen hüviyetini işaret ediyor. Fakat tüm bu klişeleri bir kenara alırsak , David Production'ın manga ruhunu yansıtmaya çalışan animasyonu ve gerçekten ilgi çekici bir atmosfere sahip olan hikayesi sayesinde Jojo, "bir diğer shounen" yaftasına takılıp kalmıyor.



    Jormungand: Perfect Order

    İlk sezon... ya da serinin ilk yarısındaki atmosfer biraz daha ciddileşerek devam ediyor ama yalnızca biraz. Evet, "onun adı hala Koko ve hala zırdeli ve ben hala 'olamaz!' diyorum" kısmında bir farklılık yok. Yine Koko ile çetesi sokağın ortasında çatışmaya giriyor ve düşmanlarını alt ediyorlar. Eh, doğal olarak da ufak sıyrıklarla sağ kurtuluyorlar ve yaşattıkları heyecan da hala gerçekçilikten uzak kalıyor. Gerçi artık bu sezon minyonlara karşı değil, doğrudan en baba düşmanlara karşı hayatta kalmaya çalışıyorlar ama bir noktadan sonra Jormungand'ın tüm olayı, "tamam, savaştık ettik de şimdi biraz da gülüp eğlenelim" faslına dayanıyor. Çok ciddi bir sohbetin veya tüm seriye sirayet edecek bir karakter gelişiminin ardından Koko gidip Valmet'in memeleriyle oynuyor ya da Jonah'a "ne tatlışın şen" kafakolu çekebiliyor. Jormungand'ı ciddiye almak istiyorum ama her fırsatta bu ciddiyeti kendi eliyle bir kenara itiyor.



    K

    Her konudan biraz bilip hepsi hakkında bilgi sahibi olmak mı yoksa tek bir konu üstünde dünyanın sayılı uzmanlarından biri olmak mı? K için işte tüm mesele bu. Özgün bir anime kamuflajıyla ve Mardock Scramble desteğiyle ciddi ciddi beklenti yaratmış bir animenin utanmasa insanları Mardock Scramble'dan bile soğutacak kadar rezilleşmesini açıklamak güç. K'de her şeyden bir tutam var ve animasyon dışında aslında hiçbir şey yok. Pantsu var, boing var, ecchi var; her dövüşten önce 6-7 dakika konuşmak var, önce biraz dayak yiyip sonra bağırarak maksimum güce çıkmak var. aniDB'de seri için yazılmış etiketler (doğrulukları tartışılır) aslında K'nin nasıl bir bulamaç olduğunun en iyi kanıtı: Bishounen, Ecchi, Josei, Super Power. Yani "Kent var, Marlboro var, bizde yok yok." Maalesef K'de bir tek animasyon var, gerisinde... *öhhö öhhö* bir yok var.



    Psycho-Pass

    Elbet bir noktaya varacak bu seri. Blade Runner, Minority Report benzerlikleri ve Philip K. Dick esinlenmeleri falan derken özellikle 4. bölümden sonra Psycho-Pass için başka bir şaheserle yakınlık kurdum. Aynı cümle içinde geçirmek ne kadar doğru ama uzaktan da olsa bir Ghost in the Shell titreşimi aldım seride. Tamam, bu cümlenin ardından şu an bana sövenler çoğunluktadır ama belki GITS'i özlediğimden, belki de erkeklere emir veren bir kadının başrolde olmasından ya da sanal dünyada işledikleri suçlarla polisi bile tongaya düşüren acımasız katiller yüzünden iki seri arasında bir temas yarattım. PP'nin (hehe) öyle tarihe geçecek kadar yenilikçi bir tavrı yok ama finaline kadar da bu tavra sahip olamayacağına dair hiçbir delil de yok. Kısaca, animenin belirgin bir potansiyeli var ve elinden geldiği kadar da macera aramadan işine bakmaya gayret ediyor. Türe ait belli başlı kalıplar taşıdığı doğru (seksi analizci, nemrut yardımcı, serseri polis, taze çıkmış ak kaşık bir çaylak, Minority Report'un can damarı olan "henüz suç işlememiş suçlu" konsepti vb.) ama sırtını bu kalıplara dayayıp atalarının sürdüğü kaymağı yemeye çalışmıyor. "Polisler gider ve suçluları yakalar" gibi bölümlük/arclık bir mantığı benimsemediği sürece Psycho-Pass'in bu sezonda ortalamanın üzerinde gezen nadir serilerden biri olacağını düşünüyorum.



    Robotics;Notes

    Homer'a katılıyorum.



    Shinsekai Yori

    Bir şeyler anlattığına eminim ama ben henüz konuya vakıf olamadım. Telekinezi güçleri olan gençler var ve seri 3000'li yıllarda geçiyor. Bu güçlere sahip insanlara Tanrı gözüyle bakan yaratıklar var ve bu yaratıklar arasında da savaşlar cereyan ediyor. Telekinezi yüzünden dünya bu hale gelmiş durumda ve seri de yavaş yavaş bu gücün nasıl kötüye kullanıldığını aktarıyor. Sürekli artan bilinmezler var ve bunlardan çok azı açıklanıyor. Açıklandıkları zaman da 9-10 dakikalık tiradlar atılarak çok sıkıcı ve boğucu bir seyre dönüşüyor. Tamam, Shinsekai Yori bu sezonda açık ara en derin hikayeye sahip olan seri ama izleyiciyi bu derinlik içinde genellikle karanlıkta bırakıyor. Dediğim gibi, ben henüz konuya müdahil olamadım ama sonuna kadar da izleyeceğimi biliyorum. Haftalık olarak yazma enerjim olsaydı sadece bu animeye ayırırdım.



    Sukitte Ii na yo

    Hiç de fena bir seri değil. İzleyen insanların büyük bir çoğunluğu her tarafta Kimi ni Todoke çağrışımlarından bahsetseler de arada fazla benzerlik kurmak oldukça güç. Kazehaya'nın aksine Kurosawa hiç değilse derinliği olan bir karakter. Aynı şekilde Sawako'nun aksine Mei'nin de serideki sempatik şirinliği karşılamak gibi bir amacı yok. Sukinayo'da daha karanlık... en azından daha loş bir atmosfer mevcut. Lise öğrencileri hemen hemen yetişkin düzeyine gelmiş durumdalar. Cinsellik seri boyunca hiç bahsedilmeyen bir tabu değil, tam tersine her karakterin farkında olduğu, deneyimlediği veya merak ettiği bir konu. Gençler arasındaki rekabet çok yıpratıcı. Özellikle kızlar tuvaletindeki konuşmalar ya da kafedeki üçlü buluşma kesinlikle fantezi ürünü değil, birebir gerçek hayattan aktarılmış. İyi bir seyirlikten fazlasını sunacağını düşünmüyorum ama bu kadarı için bile şükredilecek bir zamandan geçiyoruz. Bulup da bunmamak lazım.



    Tonari no Kaibutsu-kun

    Brain's Base'in renklendirdiği bir kaybedenler kulübü. Bu serideki karakterler de en az Sukinayo'dakiler kadar üstüne düşülmüş ve bir derinlik katılarak yazılmış tipler ama Kimi ni Todoke'nin yönetmeni Kaburaki Hiro'nun etkisi olsa gerek Tonari pek de öyle depresif bir tona sahip değil. Sosyalleşme sıkıntısı çeken beş genç de bir şekilde etkileşime geçip kendilerine ait mini-toplumu inşa ediyorlar. Shizuku ve Haru arasındaki elektrik yüklü ilişkinin romantizme kayıp tekrar geri gelmesi ise denizde görülen gelgitleri andırıyor. Tonari, zaman zaman kaliteli bir komedi, zaman zaman da aynı kalitede bir dram sunuyor ve bu özelliklerini sunarken de gayet keyifli bir seyirliğe dönüşüyor ama işin kötü yanı da bu; rotasını kendi de bilmediği için kararsız bir görüntü çiziyor ve o rotayı bulduktan sonra bu bölümleri yoksayacakmış gibi görünüyor.



    Zetsuen no Tempest

    Kesin daha kötüsünü izlemişimdir ama şimdi aklıma gelmediği için en kötü müzik kullanımını Zetsuen'e atfediyorum. Bu seriyi genellikle gecenin bir körü, kulaklık takarak izlediğim için bölümlerdeki en küçük sesleri bile fark ediyorum ve Zetsuen hiç susmuyor! Diyalogların bile üstünü örtecek kadar yüksek perdeye çıkabilen bir keman sesi serinin tamamına hakim. Karakterler nefes almak için duruyor ama keman asla durmuyor. Haliyle ortaya bir kakafoni çıkmış oluyor. Dikkat dağıtan bu müzik kullanımını bertaraf edebildiğimdeyse serinin özellikle post-apokaliptik atmosferi çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Shakespeare oyunlarındaki belli başlı sözlerin kullanılması, karakterlerin de yine bu oyunlardan yola çıkılarak tasarlanmış olmaları (Romeo ve Jülyet, Hamlet, The Tempest vb.) iddialı bir profil çiziyor. O gıygıyların ardında bu profilin ne kadarı görünebiliyor, orası muamma.

    3 Görüş:

    1. K yerine Sakurasou dan bahsedebilirdin.

      YanıtlaSil
    2. İlk bölümden sonra bıraktığım için bahsetmedim.

      YanıtlaSil
    3. ben de başladığım animeleri teker teker bıraktım bu sezon, bi psycho pass kaldı işte onunla idare etmeye çalışıyoruz.. he bi de geçen sezondan sword art online var ama onun da durumu pek iç açıcı görünmüyor. son zamanlarda another'dan sonra güzel anime çıkmadığı kanaatindeyim

      YanıtlaSil

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi