• Guilty Crown - 17



    Son 2,5 bölümde Shu önce intikam yeminiyle alev aldı, sonra geçirdiği değişimi aktarmak için şimdiye kadarki karakterinin zıttı bir profile büründü, içinde bulunduğu travma nedeniyle güçlüleri zayıflardan ayırdı ve şimdi insanların onun hakkında düşündüklerini de dert etmeye başladı. Keza diğer piyonlar ve kısmen daha fazla süre alabilen yancılar da bu son 2,5 bölümde Shu'ya önce bir korkuyla "kralım" derken artık bu çocuğun gaddarlıklarına tahammül edemez hale geldiler ve darbe planlarına giriştiler. Shu da dahil, yaşanan bu kaostaki tüm çocukların nasıl ağır bir travmadan geçtikleri ve bu travmanın onların bünyelerinde yarattığı tahribat nedeniyle sağlıklı düşünemedikleri bundan güzel anlatılamazdı.

    "Madem Shu bir hamlede tüm robotları biçebiliyor, neden önden piyonları gönderiyor" gibi gereksiz sorularla vakit kaybetmeyelim. Shu'nun insanda hayranlık uyandıran tereddütlerini ve bu piyonların ölmeleri sayesinde iç sesine az da olsa kulak vererek karakter gelişimi yapıldığı detayını gözden kaçırmayalım. Ayrıca kopan kolun ardından Shu'nun "Ah! Krallık gücüm!" feveranının da bu çocuğun kendini nasıl konumlandırdığını, bu post-apokaliptik dünyadaki tek kurtarıcının kendisi olduğuna nasıl inandığını yansıtmakta olduğunu unutmayalım. Gerçekten iyi düşünülmüş bir karakter gelişimi daha. Bu arada kötü Gai'nin beyazlar içinde gelip siyahlar giymiş iyi Shu'yu biçmesi de yin-yang felsefine yapılmış müthiş bir göndermeydi, sakın es geçmeyelim. Bir de buraya kadarkilerin hepsi ironiydi, bilmeyenleri uyaralım.

    - "Burası GC-17. Uçuş izni istiyorum, kule. Çok acayip hızlanarak uçasım var!"
    - "Anlaşıldı GC-17. Bu saatten sonra uç uçabildiğin kadar. Yardır gitsin!"

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi