• Freedom - 01



    Post-apokaliptik bir dönemde geçen seri, ilk bölümü itibariyle ana karakterimiz Takeru’nun yarış tutkusuna odaklanmaktadır. Deli dolu çağlarındaki Takeru, kankaları Bismarck ve Kazuma ile birlikte üç tekerli motorunu yaşadıkları yer olan Eden’in en büyük yarışı tünele hazırlamaktadırlar. Asıl yarıştan önce bir motosiklet grubu lideri olan Taira ile kapışmaları sırasında motosikletin motoru patlar. Olay bununla da kalmayıp yangın çıkarttıkları için üçlü bir nevi topluma hizmet cezası diyebileceğimiz ceza alırlar.

    İlk bölüm itibariyle serinin gözüme çarpan en iyi yanı tutarlı bir karakter çalışması yapılmış olmasıdır. Ayrıca motosikletin insanda çağrıştırdığı asilik ve özgürlük kavramlarının adı freedom (özgürlük) olan bir serinin ana karakterinin motosiklet tutkusuyla izleyiciye yedirilmesinden daha doğal bir durum düşünemiyorum. Eden vatandaşlarının her birinde bulunan uyarı ve mesajların iletilmesini sağlayan bileklik olayı çok iyi düşünülmüş. Bu bölümde gördüğümüz en korkak karakter Bismarck, en sempatiği ise Alan oldu. Ufak bir olayda ana karakterlerin ceza alması ve bu cezanın Sovyetler zamanındaki gibi puslu camlar ardındaki kişilerce verilmesi izleyici de hemen bir totaliter rejimin varlığını hissettirerek, sağlam bir şekilde olay örgüsünün yapıldığını gösteriyor. Birinci bölüm itibariyle şablona uymayan tek nokta bana göre karakterlerin çizimleri olmuştur. Biraz daha japon vari olsaydı keşke… Bölüm sonunda Takeru’nun tek başına, ceza olarak verilen uzay görevini yaparken dış yüzeye çarpan cisimden çıkan mesaj konunun nereye gideceği ile ilgili açık bir ipucu vererek sis perdesinin aralanmasını sağlıyor.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi