• Project Blue Earth SOS



    Daha önce Tensai Okamura'nın birkaç yapımını izledim. Wolf's Rain ve Darker Than Black gibi oldukça beğendiğim serilere imza atmış yönetmenin şu an yayında olan Ao No Exorcist'ini de keyifle takip ediyorum. Bu yüzden Project Blue'ya başlamadan önce neden bu kadar çok yergi aldığını merak etmiştim. Benim seyrettiğim serilerden edindiğim izlenim, yönetmenin karanlık temalara yer vermeyi sevdiği ya da en azından anlatımında klişeden uzak durmaya gayret ettiği yönündeydi. Maalesef Project Blue bu izlenimi tamamen yıkan, her tarafı 2. sınıf TV dizileri klişeleriyle doldurulmuş, sıradan senaryosunu bir animeden beklenmeyecek düzeyde basit esprilere istiflemiş bir seri çıktı.


    1995 yılında insanlar uzayda yaşamla flört etmeye başlamış, "G-Reaksiyon enerjisi" ile kainatı keşfe çıkmaya başlamışlardır. Test uçuşu sırasında ortaya çıkan bir gökkuşağı, halk kahramanı James'in kullandığı uçağı yok eder. 5 yıl sonrasına, 2000'e geldiğimizdeyse G-Enerjisi almış başını yürümüş, hayatın içine işlemiştir. Fakat aynı zamanda ortadan kaybolan insanların sayısında da düzenli bir artış görülmektedir. 95'te James'in başına gelenler şimdi dünyanın kaderi haline dönmüştür.

    90'ların polisiye televizyon dizilerini andıran seri bir yandan da 50'li, 60'lı yılların özelliklerine yer veriyor. Sürekli gözümüze sokulan gazete manşetleri, ekranın saatin dönüş yönü hareketiyle değişmesi, aralarda kullanılan tek ton ve heyecanlı/gizemli bir gelişmede perde değiştiren tarzdaki müzikleriyle ülkemizdeki tek kanallı dönemde izlediğimiz Amerikan dizilerini anımsıyoruz. Karakterlerin giyim tarzları, antika görünümündeki kameralar, kayıt cihazları, radyolar da 20. yüzyılın ortalarındaki teknolojiyi andırıyor. İnsanlar bir yandan varlık içinde yokluk yaşarken bir yandan da uzaylılara karşı mücadele etme uğraşındalar.


    Tesadüfen bulunan çözümler, son derece basmakalıp karakterler ve tabii ki hangi durumda olursa olsun başını dik tutmayı başaran kahramanlarımız bu klişelerle dolu anlatımı destekler nitelikte. "Dikkatli ol!", "Sakın ölme!", "Bak dikkat et he!" gibi yalnızca Amerikan filmleri ve bunların daha ucuz taklitlerinde duyabileceğiniz sözler serinin lakayıt duruşunun altını koyulaştırıyor. Dünyayı kurtarmak üzere olan bir karakterin o andaki en büyük problemi gözlüklerinin buğulanması olabiliyor. Bu ve bunun gibi inanılmaz absürt sahneler serinin tamamına hakim. Başlarda kendini ciddiye alıyormuş havası verse de amatör anlatımına asla çeki düzen vermeyen animenin bu laçka tavrı finaline kadar devam ettiriliyor.

    Serinin neden bu kadar yergi aldığını anlamak oldukça kolay. Gayet iyi kotarılmış bir prodüksiyona rağmen ne tam bir bilim kurgu olabiliyor ne de aralara sokuşturduğu abuk esprileriyle gerçek bir taşlamaya dönüşebiliyor. Ben şahsen ikinci yoldan gitmesini ve tamamı Amerikan karakterlerden oluşan kadrosunu sürekli hicvetmesini tercih ederdim. Yaygın isimlerden biri olan James adında ölmek bilmeyen bir süper kahramanı, merdiven tırmanabilen bir köpeği, ha bire ayılıp bayılan ve gerzek açığını tek başına doldurabilen Lotta'sı, biri inanarak diğeri bilimle insanlığı kurtarabileceğini zanneden iki başrolü varken, kısacası tamamen stereotip figürlerle doldurulmuş bir Hollywood prodüksiyonunu andırırken Project Blue Earth SOS maalesef Amerikanlaştırılmış bir anime olmaktan uzağa gidemiyor. Şu haliyle Japonların elinden çıkan bir Amerikan çizgi filminden öteye geçemiyor. Özetle tam bir popcorn anime, vakit geçirmek için izlenebilecek bir seyirlik.


    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi