• Gyakkyou Burai Kaiji - Sezon 1



    Zenginlere imrendiği için onların lüks arabalarına zarar veren Kaiji hiç ummadığı bir anda kendini borç batağında buluverir. Vakti zamanında arkadaşına ve onun borcuna kefil olmuştur ancak arkadaşı sırra kadem basınca faizle şişmiş borcu da Kaiji'nin üstüne kalır. 4 Milyon Yen'e yaklaşan borcu ödeyebilmesi için Kaiji'ye bir fırsat sunulur: Kendi gibi borç batağına düşmüş insanlarla birlikte kumar oynanan bir gemide tek gece geçirecek ve kazanmaya çalışacaktır. Üstelik sadece borcu silinmekle kalmayacak, aynı zamanda yüklü bir miktar para da cebine kalacaktır. Kaiji bu teklifi kabul eder lakin kumarda her zaman masa kazanır.


    Kaiji tam bir modern çağ Don Kişot'u. Gemiye geldiği andan sezon finalinde oturduğu sandalyeye kadar hep mevcut sistemi yenmeye çalışıyor. Bu çabaları sırasında dürüstlükten hiç şaşmıyor ve sistemin önüne sunduğu yöntemleri asla kabul etmiyor. Kaiji aynı zamanda müthiş zeki bir genç ama şimdiye kadar hep itilmiş, hep "farklı" yaftası yemiş. Tüm bu "anormallik" durumu onun hoşuna giden bir özelliği çünkü normal olmak onun için yenilmek, sıradanlaşmak anlamlarına gelmekte.

    Kaiji ve çevresindekilerin tefecilere büyük miktarlarda borçları bulunmakta ama bu borçlar Kaiji'nin aksine onların kanına işlemiş. "İnsan müsveddesi" muamelesi görüyorlar ve hepsi de bu durumdan parayla, yani sistem aracılığıyla kurtulmak istiyor. Düzen, işleyiş... adına ne derseniz deyin bu sistemin de sahipleri bulunmakta. Büyük patronlar, paraya yön veren "babalar" alacaklı oldukları insanları karşılarında maymuna çeviren yarışmalar düzenliyorlar. Hepimizin gayet iyi bildiği çok basit bir taş-kağıt-makas oyununu bile kaybedenlerin karanlık odalara götürüldükleri, insanların kazanmak için hemen birbirlerini kazıkladıkları bir sirke çeviriyorlar. Kendileri aç köpekler gibi aşağıdan gülerken insanları önce 10 metre yükseklikteki, sonra da yüz metre yüksekliğindeki tahtalarda yürütüp düşmelerini bekliyorlar. Babalar için bu insanlar sadece birer soytarı, onların akşam yemeklerinde birer eğlencelikten ibaret.


    "Aldanmamak için aldatır, kandırılmamak için kandırır, itilmemek için iter, ölmemek için öldürürsün." Kaiji öğretim hayatından başlayıp iş hayatına kadar süren günümüz dünyasının bu kurallarına karşı gelerek ayakta kalıyor. Fakat ayakta kalırken de tek başına değil, birlik halinde hareket etmeyi seçiyor, yani bir kez daha sisteme meydan okumuş oluyor. "Herkes tek başına" felsefesinin aksine Kaiji için "hepimiz birimiz" felsefesi hakim ve bu inancından sürekli beslenmekte. Her yere düşüşünde etrafındakileri yanına çeker ve onları da "değirmene" karşı tek yürek olmaya çağırır. Ona biçilmiş kadere (sisteme) isyan eder, insanları da bu isyanında yanına toplar. Düşünce şekliyle onları büyüler ve hayatlarına yamuk bakmalarını sağlar (bu blogda Zizek referansı çaktım ya, ölsem de gam yemem).

    Seri boyunca Kaiji'ye kademeli bir tecrit uygulanır. Önce gemide kazık yer ve hemen akabinde yanına iki kişiyi katar. Tek başına savaşmak istemediğinden onlara güvenmek ister. İkinci arcta yer alan ip cambazlığı bölümlerindeyse "birlikte" savaşmak mümkün olmadığından insanları barışa yöneltmeye çalışır. Son etaptaysa artık tek başına bırakılmış bir köleye dönüşmüştür. Oynanan oyunda imparator kartıyla kazanmak onun harcı değildir, bu yüzden de muhteşem bir finale doğru adım adım ilerler.


    Animasyon olağanüstü değil belki ama karikatür benzeri koyu hatlı çizimler benim çok hoşuma gitti. Müzikler harika, eski tarz polisiye dramlarda kullanılan tipte hüzünlü melodiler barındırıyor. Kaiji tek tabanca olduğundan diğer karakterler çok önemsiz ama her birinin kendini gösterecek sahneleri tasarlanmış. İlk sezonu bitirip hemen ikinci sezona geçerim diyordum ama bu seriye maraton yapmak şart çünkü her oyun en az 6 bölüm sürüyor ve her seferinde de çok kilit bir anda bölüm sonlanıyor. Gerçekçi, eleştirel, sistem karşıtı, asi bir anime izlemek isteyen herkese öneririm.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

    Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi