• Sora No Oto - 10





    A Departure - The First Snow


    Rio'nun ani vedasına tanık olduğumuz bölüm son iki haftadır yayınlanan bölümlerden bir hayli iyiydi. Hem konuyu ilerletmeyi hem de Rio'yu tastamam bir karakter haline getirmeyi başardı. Özellikle de bölümdeki yan konu vasıflarıyla asıl konuyu destekleyen Jacott karakteri tam yerinde kullanıldı ve benzer mazisi olan Rio'nun gelişimi gayet iyi kotarıldı. Rio da artık ablası olduğuna çok şüphe duymadığımız Prenses Iria'nın vazifelerini devam ettirmek üzere görevinin başına geçmeye gitti.

    Rio ile Kanata şehri turlarlarken arkada çalan müziğe bayıldım. Bu serinin OST'si kesinlikle dinlenesi olacaktır. Görselliği de işin içine katarak müzikleri vermeleri akıllıca bir tutumdu. Tabii bu bölümle ilgili akılda en çok kalacak nokta Jacott isimli ninemizin dramıydı. Vakti zamanında gönlünü evli bir adama kaptıran ve onun çocuğunu dünyaya getiren kadının sabırlı bekleyişi Türk filmlerini aratmayacak cinsten bir melodram sunuyordu. Hatıraların yettiğini söyleyen bu kadının o haliyle ev inşa etmeye çalışması dramın ajitasyona iyice yaklaştığı bir ayrıntıydı.

    Serinin bitmesine 2 bölüm kaldı ve hala ortada pek bir ilerleme yok. Savaşın post-travmatik etkilerini anlatıyorlarsa onu bilemem ama bu beş karakteri ince ince işledikten sonra hepsini bir araya -tesadüfen de olsa- getirecek ufaktan da bir aksiyonun hasretini çekiyorum. Sora No Oto şu haliyle "olmuş bitmiş"in sonrasını çok da anlatmadan gösteren bir seri hüviyetini kazanmak üzere. Dilerim DVD'den gelecek 2 ekstra bölüm seriye şimdiye kadar eklenmemiş şeyleri katar.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi