• Fullmetal Alchemist: Brotherhood - 45





    The Promised Day


    Greed ile Führer'in dövüşünden beraberlikle karışık Greed'in mağlubiyeti çıkar. Bu esnada bir kavga da Armstrong'ların malikanesinde yaşanmaktadır. Ailenin başına geçmek isteyen Olivier ile abisi Alex arasında evi temelinden yıkacak şiddette bir düello yaşanır ve kalıbından beklenmeyecek kadar kuvvetli çıkan Olivier galip çıkar. May Chang'ın aklına giren Envy onu Merkez'e gitmeye ikna eder ve bu sayede tamamen safdışı kalmış bir homunculus daha muhtemelen avantajlı duruma geçmiş olur. Ed ile Greed aynı kulübede karşılaşırlar ve "Tamam, en büyük sensin" ayağı çeken Ed bu sayede Greed'i de kendi saflarına katmayı başarır.

    Benim bölümde asıl ilgilendiğim kısımsa bundan sonraki 5-6 dakikalık periyottur. Kulaktan kulağa misali tüm iyiler birbirlerine haber uçururlar ve bu sayede eski-yeni tüm karakterlerin hepsine yakınını görme şansı buluruz. Bölümün bu kısacık periyoduyla herkes oyuna dahil olmuş sayılır. Doğrusu bu süreci izlemek beni heyecanlandırdı. Ed ve Al'ın hocası olan Izumi'yi tekrar görmek çok hoşuma gitti. Üstelik "yıllar önce Briggs'e tek başına giren kadın" diye anılan Izumi'nin yeniden bunu başarması da anlatımın içindeki güzel bir mizah öğesiydi.

    Fakat bu heyecanıma rağmen bölüm sonunda gösterilen "haftaya ne var?" kısmı bana sıradaki bölümde de aksiyonun başlamayacağını hissettirdi. Güzel gelişmeler olacak ama yine de beklenen tempo haftaya gelmiyor. Sıkıldım diyemem ama kıvrandığımı söyleyebilirim. Yapımcılar resmen sabrımızı terbiye ediyorlarmış gibi düşünüyorum. Mangayı okuyanlarsa bu hissi muhtemelen daha yakından tatmışlardır zaten.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi