• Darker Than Black: Ryuusei no Gemini - 7





    The Doll Sings to the Dancing Snow...


    DTB böyle bölümlerde kendi farkını ortaya koyabilen bir proje. Ara/doldurma bölüm gibi görünen bölümlerde bile konuyu örmeyi, karakterleri geliştirmeyi başaran bir seri. "Sanki hiçbir şey anlatmadı" diye hayıflanacakken arka planda önemli noktalara parmak basan ve neredeyse kimsenin ruhu bile duymadan anlatacağını anlatabilen bir seri DTB. Çok durgun geçiyormuş hissi veren bir bölümde bile July'ın karakter gelişimini, Hei'nin güçleri olmadan da ne kadar marifetli olabileceğini (ki bunu ilerleyen bölümlerde göreceğimiz aksiyon sahnelerine hazırlık olarak da düşünebiliriz), dünyanın neden kuklaların (doll) peşinden koştuğunu anlatabilmeyi başarıyor.

    Ilya Sokolov isimli bir yükleniciyi ve takımımızın kimseye yakalanmadan sınırı geçmesini konu olarak belirleyen bölüm, serinin şimdiye kadarki "kolay harcama" vasıflarını da bir kez daha kanıtlamış oldu. Ilya Sokolov gibi çok kuvvetli bir yüklenicinin önce yapabileceklerini gösterdi, sonrasındaysa Hei'nin yapabileceklerini. July da Yin gibi bir kukla. Duyuları var, canı acıyor, koku alıyor falan ama duyguları sanki yok gibi. Yin ise ilk seride tepkisiz bir karakter gibi çizilse de duygu zerrecikleriyle kalbimizde yer edinmişti. Herkesin bu kuklaların peşinde olma nedeni onları birer robot gibi kullanabileceklerini düşünüyor olmaları.

    Kalan 5 bölümün hemen aksiyona bağlayacağını sanmıyorum. Hatta bence bu seri asla ilk serideki gibi nefes aldırmayan bölümlere sahne olmayacak. DTB1.1 namıdiğer DTB2 daha ziyade bir yan hikâyenin anlatıldığı seri olarak akıllarda kalacak. Yine de harika bir seri, orası tartışma götürmez.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi