• Phantom: Requiem for the Phantom - 9





    Name

    Ein'ı kaçıran ve ona pansuman yapan Zwei (Reiji diyelim bundan sonra) hayata sıkı sıkıya tutunmuş ve artık tek gayesi öldürmek olmayan bir bireye dönüşmek istemektedir. Kimliğini bulmasıyla sergilediği tavırlar Ein'ın gözünde farklı bir kişi olarak yorumlanmasına neden olur. Ein ise hayata bakış açısını Scythe Master üzerinden değerlendirmekte, "o yoksa ben de var olmam" gibisinden saplantılarla Reiji'nin kafasına ekşimektedir. Reiji için hayat yaşanacak bir ortama dönüşmüşken Ein intiharı düşünmekte, şimdiye kadarki alışkanlıklarını kimliği gibi görmekte ve buna göre hareket etmeyi sürdürmek istemektedir. Reiji buna izin vermediği gibi Ein'a yeni bir isim de verir. Mamafih Inferno'dan kaçışları uzun sürmez. Reiji yine o gıcık karı McCunnen'in koruması Lizzie tarafından yakalanırken Ein ise ustası tarafından alıkonulur.

    Şimdi bu seri gayet durgun ve ağır ilerleyen bir seri. Bunu zaten kabullendik ama bu tempo seçiminin bazı handikapları olacağı da aşikardı. Nitekim bir sonraki bölüme "Finale" ismini vermeleri bende bir takım şüpheler uyandırmadı değil. Her şeyden önce 10 bölümde tamamlanan bir seri daha önce görmedim. Kaldı ki Phantom da henüz sonlanmaya müsait bir yapı kurmadı kendine. Bir mini seri gibi düşünsek o zaman da senaryonun kendi içinde doğurduğu açılımları resmen katledecekleri aklıma geliyor. 10 bölümde bitmemesi gereken bir diziyi, minimum 13 bölümlük olması gereken bir senaryoyu böyle erkenden bitirmek önce kendine sonra da bizlere haksızlık olacak. Haftaya 1 vs. 2 tarzı bir kapışma bizleri bekliyor olabilir ama yeter ki son bölüm demesinler, her şeye razıyım.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi