• Takarajima - İnceleme



    Annesiyle birlikte küçük bir han işleten Jim Hawkins, yanından ayrılmayan yavru leoparı Benbow ile birlikte hanın ve annesinin her türlü işine koşturmaktadır. Bir gece elinde büyük bir sandıkla hana gelen iri yarı bir yabancı sayesinde 13 yaşındaki Jim'in hayatı içinde korsanların, hazinelerin, ölümcül tehlikelerin bulunduğu bir maceraya dönüşecektir.



    1978 tarihli, 26 bölümlük Takarajima denizlere hakim olmuş bir korsanın define haritası üzerinden 19. yüzyıl İngiltere'sinde geçen eğlenceli bir serüven vadediyor. Küçük bir çocuğun gözünden aktarılan hikayede, Jim'in yakın zamanda vefat etmiş babasının ayak izlerini takip edişine ve onun gibi bir denizci olmasına şahitlik ediyoruz. Yaşadığı kasabadaki tek arkadaşı leoparı Benbow olan Jim bu yolculuk boyunca insanlara güvenmenin hem bedelini ödüyor hem de karşılığını alıyor.

    Kaybettiği babasının yerine John Silver adındaki denizciyi koyan Jim, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmeye başlayan genç bir oğlanı betimlerken John Silver ise hedefine ulaşmak için her şeyi yapmayı göze alan yetişkin figürünü canlandırıyor. Takarajima, her iki karakter arasında muntazaman yarattığı gelgitler sayesinde hem bu iki başrolünü geliştirmiş hem de vermek istediği mesajın sesini yükseltmiş oluyor: "Güçlü olan değil, iyi olan kazanır."



    Madhouse'un kuruluşunda da rol üstlenmiş Dezaki Osamu'nun yönettiği seri, Dezaki'nin -kendi tabiriyle- "Kartpostal Hatıralar" adını verdiği tarama kullanılmış donuk kareler aracılığıyla günümüz animasyonlarında da hala sıkça gördüğümüz bir tekniğin doğumuna ev sahipliği yaparken; başkarakter olan bir çocuğun gözünden aktarılan hikayenin çocuksu bir tavra sahip olmadan da nasıl aktarılabileceğini gösterme açısından dikkate değer bir örnek teşkil ediyor.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi