• Sukitte Ii na yo - İnceleme



    İlkokul çağlarında sınıftaki tavşanın ölmesinden sorumlu tutulmuş ve o günden itibaren de "arkadaş" kavramını "hainlik" ile özdeşleştirmiş Mei'nin evden okula, okuldan çalıştığı pastahaneye, pastahaneden de eve tarzında bir yaşantısı vardır. Bu yaşantı içinde cep telefonuna yalnızca annesini ve pastahaneyi kaydedecek kadar içine kapalı bir bireye dönüşmüştür. Sosyalleşmeyi fuzuli gören ve etrafındaki akranlarının sataşmalarına kulak asmayan Mei, okuldaki kızların hayallerini süsleyen Yamato'nun ilgisini çeker.



    Sukinayo çok bilindik bir shoujo. Önceleri başkarakter Mei aracılığıyla lise yaşantısını ve kızlar arası rekabeti incelerken sonrasında Yamato aracılığıyla da oğlanlar arasındaki rekabeti işliyor. Bu süreç zarfında hep Mei'nin duygularını ön plana çıkartarak shoujo özelliklerini daha da sivriltmeye çalışıyor. Mei korkuyor, Mei güveniyor, Mei kıskanıyor, Mei seviniyor... Kısacası, Mei hayatında ilk defa insanlarla ilgili hisler beslemeye başlıyor.

    Mei'nin bu güvenme duygusunu yalnızca Yamato'ya yıkmayan seri, ürkek bir kızın arkadaşlığı deneyimlemesi üzerinden nasıl genç bir kadına dönüşmeye başladığını yansıtmaya çalışıyor. Bunu yaparken belli başlı shoujo klişelerini kullandığı bir gerçek lakin Steins;Gate ile yeniden ün kazanmış Satou Takuya'nın yönetmenliğinde bu bilindik sahnelerin dozunun asla kaçmadığını da belirtmek gerek.



    Yalın bir anlatıma sahip Sukinayo orta karar bir seyirlikten öteye asla geçemese de son yıllardaki iç bayıcı Kimi ni Todoke hanedanlığına kaliteyi koruyarak nasıl rakip olunabileceğinin de bir göstergesi: Şirin ama gerçekçi, tatlı ama ciddi.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi