• Satoshi Kon'un Son Sözleri


    Perfect Blue, Tokyo Godfathers, Millenium Actress ve Paprika filmleri ile Paranoia Agent televizyon serisinin yönetmeni Satoshi Kon 24 Ağustos 2010 Salı günü, 46 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Bu çeviri, vefatından önce Kon'un kaleme aldığı ve ailesi tarafından onun şahsi bloguna yüklenen veda yazısının Makiko Itoh tarafından hazırlanan İngilizce çevirisinden Türkçeleştirilmiştir.

    Çeviri notları: (çn. Kaynak metinde [İngilizce] yer alan çeviri notlarına aynen sadık kalınmıştır)
    • Ölümünden önce üzerinde çalıştığı son film olan Yume Miru Kikai’yi, resmi bir İngilizce isme sahip olmadığı için Dreaming Machine (çn. Rüya Makinesi) olarak çevirdim.

    • Satoshi veya Satoshi Kon diyerek, kendisinden sıkça üçüncü tekil şahıs olarak bahsediyor. Onları hiç değiştirmedim. Uygun gördüğüm yerlerde ise "ben" ve "biz" kullandım. Bildiğiniz üzere, Japonlar kendileri hakkında konuşurken genellikle zamir kullanmazlar.

    • Tanabata, Japonya'da her yıl kutlanan ve “yıldız festivali” olarak da bilinen, genellikle neşenin ve mutluluğun hâkim olduğu bir gündür. Tanabata on Wikipedia. (çn. Türkçe Kaynak)

    • Madhouse, Satoshi Kon'un filmlerinin prodüksiyonunu üstlenen stüdyonun ismi.
      Resmi sitesi.

    • Vedasının son cümlesinde Japonca olarak şöyle yazıyor: お先に (o-saki ni). Bir yeri başkalarından önce terk eden kişilerin kullandığı bir tabir – örneğin, insanlar çalışmaya devam ederken siz ofisten çıkıp eve gidiyorsanız "o-saki ni shitsurei shimasu" (sizden önce çıktığım için kusura bakmayın) diyebilirsiniz. Özetle, Satoshi Kon da okurlarına şöyle diyor: "Şimdi gitmek zorundayım, sizden önce bu dünyayı terk ediyorum."


    Sayonara (Hoşça kalın)

    Bu yılın 18 Mayıs'ını nasıl unutabilirim.

    Musashino Kızıl Haç Hastanesi'ndeki kalp ve damar cerrahisi doktorum bana şunları söylemişti:

    "Pankreas kanserinin son evresine girilmiş. Hastalık birçok kemiğe sıçramış. En iyi ihtimalle 6 aylık bir ömrün var."

    Eşimle birlikte doktoru dinliyorduk. Öylesine beklenmedik ve kabul edilemez bir haberdi ki, bu acıya ancak ikimiz birlikte katlanabilmiştik.

    Sahiden de eskiden beri hep şuna inandım: "Ne zaman öleceğim benim elimde olan bir şey değildir." Fakat yine de bu haber çok ani gelmişti.

    Elbette bazı semptomlar vardı. 2-3 ay kadar önce sırtımdaki birkaç bölgede ve bacaklarımdaki eklemlerde şiddetli ağrılar olmuştu; sağ bacağım iyice güçsüzleşmişti ve yürürken çok zorlanmıştım. Akupuntur ve masaj tedavilerine gitmiştim ama iyiye doğru hiçbir gelişme olmamıştı. MRI, PET-CT ve daha birçok gelişmiş cihazda yaptırdığım tetkiklerden sonra, ne kadar zamanımın kaldığını söyleyen o ani haberi aldım.

    Sanki ben daha farkına varamadan ölüm beni yakalamıştı ve karşı koymak için elimden gelen hiçbir şey yoktu.

    Haberi aldıktan sonra eşimle birlikte ömrümü uzatmanın yollarını araştırdık. İçinde bulunduğumuz durum, kelimenin tam anlamıyla bir ölüm kalım meselesiydi. Sadık dostlarımızın ve güçlü ahbaplarımızın desteğini aldık. Kanser ilacı kullanmayı reddettim ve standartlardan biraz farklı bir yaşam tarzıyla hayatımı sürdürmeyi denedim. "Bekleneni (normal olanı)" reddetmiş olmam, bana göre tam da benim mizacıma uygun düşen bir davranıştı.

    Kendimi hiçbir zaman çoğunluğa ait biri olarak görmedim. Hayatın diğer alanlarında olduğu gibi tıbbi tedavide de durum aynıydı. "Niçin kendi prensiplerime uygun bir biçimde yaşamaya devam etmeyeyim ki!" Lakin yeni bir iş [bir film] üstünde çalışırken gördüğüm üzere, bir kişinin iradesi tek başına o işin üstesinden gelmeye yetmiyor. Hastalık günbegün ilerlemekteydi.

    Öte yandan, toplumun bir üyesi olarak genelgeçer doğruların yarısından fazlasını benimserim. Vergilerimi öderim. Örnek bir vatandaş olmanın çok uzağındayım ama her anlamda Japon toplumunun bir üyesiyim. Dolayısıyla, ömrümü uzatmak adına kendi açımdan yapmam gereken onca şeyin yanında, "usulünce ölmeye hazırlanmak" için gerekenlerin de hepsini yapmaya çalıştım. Gerçi pek de usulünce yaptığımı sanmıyorum. (Fakat) sahibi olduğum birkaç telif hakkını ve benzeri işleri üstlenecek bir şirketi iki güvenilir arkadaşımın yardımları sayesinde kurmayı başardım. Ayrıca bir vasiyet yazarak mütevazı mal varlığımın tamamının eşime sorunsuzca devredilmesini de sağladım. Mirasım üzerine bir çekişme yaşanacağını elbette düşünmüyordum ama bu dünyada tek başına kalacak eşimin hiçbir sıkıntı çekmeyeceğinden emin olmak istemiştim - ilaveten, bu dünyadan ufak bir sıçrama gerçekleştirmek üzere olan kendimin, ayrılmak zorunda kalmadan önce endişe edeceği hiçbir şey kalmasın istemiştim.

    Muhteşem arkadaşlarımız, ne eşimin ne de benim pek anlamadığımız bu protokoller için gereken evrak işlerini ve incelemeleri çabucak hallettiler. Daha sonraları, akciğerimin iltihaplandığı ve benim de ölümün eşiğindeyken vasiyeti imzaladığım anda, hemen oracıkta ölürsem elimden bir şey gelmeyeceğini düşündüm.

    "Ah... Nihayet ölebilirim."

    Sonuçta, iki gün önce ambulansla Musashino Kızıl Haç Hastanesi'ne getirilmiştim ve bir gün sonra tekrar ambulansla aynı hastaneye geri dönmüştüm. Geceyi hastanede geçirmek ve bir sürü tetkike katlanmak zorunda kalmıştım. Bu tetkiklerin sonucunda akciğerimin iltihaplandığı ve göğsümde su biriktiği anlaşılmıştı. Doktoruma [hiç çekinmeden] sorduğumda aldığım yanıt çok netti ve bu yüzden de ona müteşekkirim.

    "En fazla 1 ya da 2 günün kalmış... atlatsan bile gelecek aya çıkamazsın."

    Doktoru dinlerken aklımdan şöyle geçiyordu: "Sanki bana hava durumunu anlatıyor." Fakat durum son derece ciddiydi.

    Bunlar olduğunda Temmuz'un 7'siydi. Kesinlikle çok zalim bir Tanabata'ydı.

    Hemen o anda kararımı vermiştim.

    Kendi evimde ölmek istiyordum.

    Hastaneden kaçıp eve nasıl gideceğimi araştırmalarını isteyerek etrafımdaki insanları belki de sıkıntıya soktum. Eşimin uğraşları, benden ümidi kesmemesi gerekirken buna göz yuman hastanenin iş birliği, başka sağlık kurumlarının olağanüstü yardımları ve ilahi bir güç tarafından ikram edilmiş gibi duran sayısız tesadüf sonucunda hastaneden kaçmayı başardım. Gerçek hayatta bu kadar çok tesadüfün ve olayın hiçbir sorun çıkarmadan denk gelişine daha önce şahit olmamıştım. İnanılır gibi değildi. Ne de olsa Tokyo Godfathers dünyasında yaşamıyordum.

    Eşim bir yandan kaçışım için gerekenleri hazırlamaya çalışırken ben de doktorlara yalvarmakla meşguldüm: "Yarım günlüğüne de olsa evime gideyim! Hâlâ tamamlayabileceğim birkaç işim var." Sonra da iç karartıcı hastane odama dönecek ve tek başıma ölümü bekleyecektim. Yapayalnızdım ama aklımdaki tek düşünce buydu.

    "Belki de ölmek o kadar da kötü olmayacak."

    Sakin olmak için hiçbir nedenim yoktu ama şaşırtıcı bir şekilde sakindim ve çok rahatlamıştım. Belki de böyle düşünmeye ihtiyacım vardı.

    Fakat yine de içimi kemiren bir düşünceyi kafamdan atamıyordum.

    "Burada ölmek istemiyorum..."

    Bunu düşündüğüm esnada, bir şey duvardaki takvimden ayrıldı ve odanın içinde gezinerek yayılmaya başladı.

    "Vah vah! Takvimdeki bir satır havada geziniyor. Halüsinasyonlarım o kadar da özgün değiller."

    Böyle anlarda bile mesleki meziyetlerimin devreye girmesi beni gülümsetmişti ama ne olursa olsun ölüme en çok yaklaştığım an muhtemelen o andı. Ölümü gerçekten yanı başımda hissetmiştim. [Ancak] birçok insanın yardımlarıyla, ölüme ve çarşaflara sarmalanmış vaziyette Musashino Kızıl Haç Hastanesi'nden mucizevi bir şekilde kaçıp kendi evime gelebilmiştim.

    Şunu belirtmem gerekir ki, Musashino Kızıl Haç Hastanesi'ne karşı bir tenkidim ya da nefretim yok. Beni yanlış anlamayın.

    Tek isteğim içinde yaşadığım yere, kendi evime gitmekti.

    Herkesin bir şekilde bildiği ve "odadaki kendi bedenine daha yüksek bir yerden bakmak" olarak tanımlanan ölüm döşeği hissini beni oturma odama taşırlarken tecrübe ettiğimde biraz şaşırmıştım. Aşağıda duran bedenime ve etrafımda olup bitenlere yerden birkaç metre yukarıdan, geniş açılı benzeri bir mercek ve yanıp sönen bir ışık vasıtasıyla bakıyordum. Odanın ortasında duran yatak gözüme çok büyük geliyordu ve kolaylıkla seçilebiliyordu. Çarşafa sarılı bedenim yatağın ortasına doğru indirilmekteydi. Hiç de yavaşça indirilmemişti ama çok da şikayetçi değilim.

    Geriye bana yapacak tek bir şey kalıyordu: Kendi evimde ölümümü beklemek.

    Lakin.

    Görünen o ki, akciğerimdeki iltihabı yenmiştim.

    Hı?

    Aklımdan şuna benzer bir düşünce geçti.

    "Ölmeyi beceremedim! (gülüyor)"

    Ölümden başka bir şeyi düşünemediğim o dönemde, daha önce bir kez öldüğüme o andan itibaren inanmaya başladım. "Yeniden doğma" tabiri aklımın bir köşesinde yankılanıyordu.

    Şaşılacak bir şekilde yaşama isteğim yerine gelmişti. Böyle hissetmemi bana yardımcı olanlara; en başta eşime, desteklerini esirgemeyen arkadaşlarıma, doktorlara ve hemşirelere, evde bakımımı üstlenen insanlara borçlu olduğuma canıgönülden inanıyorum.

    Takatim yerine geldiğine göre artık vaktimi boşa harcayamazdım. Bana bir şans daha verildiğini düşünüyordum ve bu şansı dikkatlice değerlendirmek zorundaydım. Öldükten sonra arkamda bırakacağım yükümlülüklerimden en az birini listemden silmek istiyordum.

    İşin aslı, yalnızca samimi olduğum insanlara kanserden bahsetmiştim. Annemle babamın bile haberleri yoktu. Özellikle de işimle ilgili birçok engel yüzünden, isteseydim bile (insanlara) hiçbir şey söyleyemezdim. Kanser olduğumu İnternet'ten duyurmak ve kalan ömrümle ilgili bilgi vermek istedim fakat Satoshi'nin ne zaman öleceği herkes tarafından bilinseydi ufak da olsa bazı sorunlar yaşanabilirdi. Bu sebeplerden ötürü, tanıdığım bazı insanlara karşı çok sorumsuzca davrandım. Çok özür dilerim.

    Ölmeden önce görmek istediğim, hiç değilse bir kelime bile olsa konuşmak istediğim birçok insan vardı: Akrabalar, eski dostlar; ilkokul, ortaokul ve liseden sınıf arkadaşlarım, üniversiteden tanıdıklarım; manga sektöründe bir araya gelip fikir alışverişinde bulunduklarım; anime sektöründen tanıdıklarım, birlikte içmeye gittiklerim, masalarının yanına bir sandalye çekip oturduklarım, aynı işler üzerinde rekabet ettiklerim; iyi ve kötü zamanları birlikte paylaştıklarım. Film yönetmeni olmam sayesinde tanıma şansına eriştiğim, bana hayran olduklarını söyleyen, yalnızca Japonya'dan değil dünyanın dört bir yanından insanlar; İnternet aracılığıyla arkadaş olduklarım.

    Bir kereliğine de olsa görmek istediğim o kadar çok insan vardı ki (elbette, görmek istemediklerim de vardı)... fakat onlarla yüz yüze görüşseydim "bu insanı bir daha göremeyeceğim" endişesi korkarım beni ele geçirecekti ve bu yüzden de ölümü ağırbaşlılık ile karşılayamayacaktım. İyileşmiş olmama rağmen vücudum kuvvetli değildi ve insanlarla görüşmek benim için çok zahmetliydi. Ne kadar çok insan beni görmek istese onlarla görüşmek de benim için bir o kadar zor oluyordu. İroni işte! Üstüne üstlük, kemiklerime yayılmış kanser yüzünden vücudumun belden aşağısı tutmuyordu ve yatakta yüzükoyun vaziyette yatıyordum. Bir deri bir kemik kalmış bedenimi insanların görmesini istemiyordum. Tanıdığım insanların birçoğunun, beni hayat dolu Satoshi olarak hatırlamalarını istiyordum.

    Kanserden bahsetmeyip sorumsuzca davrandığım için akrabalarımdan, dostlarımdan ve tanıdıklarımdan bu noktada özür dilemek istiyorum. Lütfen bunu Satoshi'nin bencilliği olarak algılayın. Yani, Satoshi Kon sonuçta "böyle bir adamdı." Yüzlerinizi gözümün önüne getirdiğimde, aklımda sadece güzel hatıralar ve harika tebessümler(iniz) canlanıyor. Bu muhteşem hatıralar için hepinize teşekkür ederim. İçinde yaşadığım dünyayı sevdim. Tasavvur edebiliyor olmam bile beni memnun ediyor.

    Yaşamım boyunca tanıştığım insanlar, ister pozitif ister negatif yönde olsun Satoshi Kon adındaki insanın şekillenmesine yardımcı oldular. Bu tanışıklıklar için hepsine minnettarım. 40'lı yaşlarımın ortalarındaki erken bir ölümle nihayete ersem de bunu kendi eşşiz kaderim olarak kabullendim. Sonuçta sayısız güzellik yaşadım.

    Artık ölümle ilgili şöyle düşünüyorum: "Tek söyleyebileceğim, çok kötü bir şey olduğu." Gerçekten.

    Sorumsuzca davranışlarımı [hastalığımı insanlardan gizlemek] dikkate almasam bile iki konu hakkında pişmanlık duymadan edemiyorum: Annemle babam ve Madhouse'un kurucusu Maruyama-san.

    Çok geç kalmış olsam da onlara gerçeği anlatmaktan başka çarem yoktu. Beni affetmeleri için onlara yalvardım.

    Evime geldiğinde Maruyama-san'ın yüzünü görür görmez gözyaşlarımı ya da diğer bir deyişle mahcubiyetimi gizleyemedim. "Böyle bittiği için çok üzgünüm..." Maruyama-san hiçbir şey söylemedi ve yalnızca başını iki yana sallayıp ellerimi avuçlarının içine aldı. Büyük bir minnet duygusu içimi kaplamıştı. Böylesi bir insanla çalışacak kadar şanslı olduğum için halime şükrediyor ve kendimi mutlu hissediyordum. Belki bencilce gelecek ama o anda beni bağışladığını hissetmiştim.

    En büyük pişmanlığım ise "Rüya Makinesi" filmi. Yalnızca film için değil, filmde birlikte çalışma fırsatı yakaladığım insanlar için de üzülüyorum. Ne de olsa (bizim döktüğümüz) kan, ter ve gözyaşlarıyla yaratılmış senaryo taslaklarını büyük bir ihtimalle kimse göremeyecek. Bunun da tek bir sebebi var: Satoshi Kon'un özgün hikâyeye, senaryoya, karakterlere ve arka planlara, taslaklara, müziğe... her bir imgeye el atmış olması. Elbette animasyon yönetmeniyle, sanat yönetmeniyle ve teknik ekipteki diğer çalışanlarla paylaştıklarım var fakat projenin büyük çoğunluğu yalnızca Satoshi Kon'un yorumlayabileceği düzeyde. İşleri bu şekilde organize ettiğim için hatanın bende olduğunu söyleyebiliriz lakin kendi vizyonumu başkalarıyla paylaşmak için elimden geleni yaptığımı düşünüyorum. Ancak şu anda içinde bulunduğum durumda, bu alanlardaki eksiklerim için vicdan azabı çekmekten öteye gidemiyorum. Film ekibindeki herkes adına çok üzgünüm. Ne var ki az da olsa anlayış göstermelerini rica ediyorum. Satoshi Kon "böyle bir adamdı" ve işte tam da bu yüzden biraz da olsa ayrıksı ve tuhaf animeler üretebiliyordu. Bunun egoistçe bir mazeret olduğunun farkındayım ama kanser hastası olduğumu hatırlayın ve lütfen beni mazur görün.

    Köşeme çekilip hiçbir şey yapmadan ölümü beklemedim. Şu anda bile, ben gittikten sonra filmin canlı kalabilmesi için gerekenleri bitkin durumdaki beynimde tasarlamaya çalışıyorum. Fakat bulabildiklerimin hepsi sığ fikirlerden ibaret. "Rüya Makinesi" ile ilgili düşüncelerimi Maruyama-san'a anlattığımda, bana sadece şunu söyledi: "Merak etme. Bir yolunu buluruz, sen merak etme."

    Ağlamaya başladım.

    Hüngür hüngür ağlıyordum.

    Önceki filmlerimde de prodüksiyon masrafları ve bütçe gibi konularda sorumsuzca davranmıştım ama Maruyama-san benim için bir çıkar yol bulmayı her zaman başarmıştı.

    Bu film de bir istisna değildi. Aslında hiç değişmemiştim.

    Maruyama-san ile uzun uzadıya konuşabilmiştim. Bu sayede, Satoshi Kon'un yeteneklerinin ve meziyetlerinin bizim sektörde bir değer teşkil ettiğini az da olsa hissedebilmiştim.

    "Senin yeteneğinden mahrum kalacağım için çok üzülüyorum. Keşke senin ustalığın bizlere kalabilse."

    Madhouse'un kurucusu Maruyama-san bunu söylüyorsa öbür tarafa az da olsa kıvanç duyarak gidebilirim. Elbette bu sözleri işitmeden de en ufak detaya önem veren tuhaf bakış açımın ve becerimin yitip gidecek olmasından dolayı pişmanlık hissediyorum ama elimden bir şey gelmiyor. Bu meziyetlerimi dünyaya gösterme fırsatı verdiği için Maruyama-san'a canıgönülden minnettarım. Sana çok teşekkür ederim. Satoshi Kon, animasyon yönetmeni olmaktan çok memnundu.

    Annemle babama durumu açıklamak ise acı vericiydi.

    Hâlâ imkânım varken ailemin yaşadığı Sapporo'ya gitmek istemiştim fakat hastalığım o kadar beklenmedik ve can sıkıcı bir hızda ilerlemişti ki, onları ancak ölüme çok yaklaştığım hastane odasındaki telefondan aramakla yetinmiştim.

    "Kanserin son evrelerini yaşıyorum ve yakında öleceğim. Sizlerin çocuğu olarak dünyaya geldiğim için çok mutluyum. Teşekkür ederim."

    Ortada hiçbir şey yokken bu haberi almak onları yıkmış olmalı ama o anda öleceğimden çok emindim.

    Fakat sonra eve gelmiş ve akciğerimdeki iltihabı yenmiştim. Ailemi görmeye karar verdim. Onlar da beni görmek istiyorlardı. Ancak onları görmek çok zor olacaktı ve bende de o irade yoktu. Yine de son bir kez annemle babamın yüzlerini görmek istiyordum. Beni bu dünyaya getirdikleri için ne kadar müteşekkir olduğumu onlara söylemek istiyordum.

    Hayatım boyunca neşe dolu bir insan oldum. Ama yine de genelden biraz daha hızlı yaşadığım için eşimden, ailemden ve sevdiğim insanlardan özür dilemem gerekiyor.

    Annemle babam, bencilliğime ayak uydurarak ertesi gün Sapporo'dan kalkıp benim evime geldiler. Beni yatağa uzanmış bir şekilde gördüğünde annemin ağzından çıkan ilk kelimeleri hâlâ hatırlıyorum.

    "Seni bu dünyaya daha güçlü bir bünyeyle getiremediğim için çok üzgünüm!"

    Dilim tutulmuştu.

    Annem ve babamla çok az vakit geçirebilmiştim ama bu bana yetti. Onların yüzlerine son bir kez bakmanın bile bana yeteceğini düşünmüştüm ve gerçekten de öyle olmuştu.

    Anne, Baba, ikinize de teşekkür ederim. Dünyaya sizin çocuğunuz olarak geldiğim için çok mutluyum. İçimde yalnızca güzel anılar ve minnet duygusu var. Mutluluk elbette önemli lakin mutluluğa değer vermeyi bana öğrettiğiniz için size minnettarım. Çok teşekkür ederim.

    Birinin, anne babasından önce ölmesi büyük saygısızlıktır ama geride bıraktığımız 10 yıldan uzun süre boyunca bir anime yönetmeni olarak canımın istediğini yapabildim, amaçlarıma ulaştım ve bazı olumlu eleştiriler aldım. Filmlerim çok para kazandırmadıkları için üzüldüğüm kesin ama bence hak ettikleri değeri gördüler. Bu 10 yılı aşan süreçte, hayatı diğer insanlardan daha yoğun bir şekilde yaşadığımı düşünüyorum ve ailemin de benim içimden geçenleri anladıklarını sanıyorum.

    Maruyama-san'ın ve annemle babamın ziyaretleri sayesinde büyük bir yükten kurtulduğumu hissediyorum.

    Son olarak da en çok onun adına üzüldüğüm ama beni sonuna kadar desteklemiş olan eşim.

    Ne kadar ömrümün kaldığını duyduğumuz günden itibaren birçok kereler birlikte gözyaşlarına boğulduk. Geçen her gün ikimiz için de hem fiziksel hem de zihinsel anlamda yıpratıcıydı. Neredeyse bu durumu anlatacak bir söz yok. Fakat o zorlu günleri atlatmamı sağlayan tek şey, malum haberi aldıktan hemen sonra bana söylediklerindi.

    "Sonuna kadar senin yanında olacağım [sana eşlik edeceğim]."

    Endişelerimi bu sözler sayesinde dindirmiş olman bir kenara, üstümüze doğru katlanarak büyüyen talepleri ve ricaları da ustalıkla yönettin ve kocana nasıl göz kulak olacağını çabucak öğrendin. İşleri ustalıkla halledişini izlemek o kadar etkileyiciydi ki...

    "Eşim olağanüstü biri."

    Bunu şimdi söylemenin ne gereği var, diye mi düşünüyorsun? Hayır, hayır. Hayatım boyunca olduğundan çok daha olağanüstüydün - bunu çok net hissettim. Ben öldükten sonra bile Satoshi Kon'u öbür dünyaya zarif bir şekilde uğurlayacağına inanıyorum. Evlendiğimiz günden bu yana işten başka bir şeyi düşünmediğim için ancak kanserden sonra evde zaman geçirebildim - ne yazık ki.

    Ama her zaman yanımda oldun. Kendimi işime vermem gerektiğini, yeteneğimin orada yattığını her zaman anladın. Mutluydum. Gerçekten mutluydum. Hayatım boyunca da ölümü beklerken de sana ne kadar minnettar olduğumu yeterince gösteremedim. Teşekkür ederim.

    Kafamı kurcalayan o kadar çok konu var ki... ama her şeyin bir sonu olmalı. Son olarak da günümüzde pek sık görmediğimiz bir şekilde sürecin başından sonuna kadar evime gelmeye devam eden Doktor H'ye ve hemşireliğimi yapan eşi K-san'a büyük bir şükran borçluyum. Hastanın evinde uygulanan tıbbi tedavi hayli zahmetli bir iştir fakat kanserin yol açtığı sayısız sancı ve ağrıyla sabırla başa çıktınız ve varış noktası olan ölümüme kadar geçireceğim süreyi mümkün olduğunca huzurlu geçirmem için elinizden geleni yaptınız. Bana ne kadar yardımcı olduğunuzu anlatamam. Sanki işiniz buymuş gibi bir de bakımı zor ve kendini beğenmiş bir hastayla başa çıktınız ama bununla kalmayıp benimle iletişim kurdunuz. Bana ne kadar büyük bir destek verdiğinizi ve beni ne kadar iyileştirdiğinizi anlatamam. Birçok kereler sizin insani vasıflarınız sayesinde yüreklendim. Size çok ama çok minnettarım.

    Bu seferki gerçekten son olacak. Haberi aldığım Mayıs'ın ortasından şu güne kadar geçen süre içerisinde iki arkadaşım bana hem şahsi hem de mesleki anlamda destek ve moral verdiler. Liseden beri arkadaşlık ettiğim ve KON'Stone Inc'in de bir üyesi olan dostum T ile yapımcı H. Her ikinize de canıgönülden teşekkür ediyorum. Çok teşekkürler. Sizlere ne kadar minnettar olduğumu sığ kelime dağarcığımı kullanarak anlatmak benim için çok zor. Eşimle bana o kadar yardımcı oldunuz ki...

    Sizin yardımlarınız olmasaydı eminim ki yanı başımda oturmuş eşime bakarak ölümü beklerken çok daha endişeli ve kaygılı olacaktım. Hakkınızı gerçekten ödeyemem.

    Sizden son bir ricam olacak - Ölümümden sonra beni öbür tarafa uğurlayacak eşime yardımcı olabilir misiniz? Bu ricamı kırmazsanız o yolculuğa kafam rahat bir şekilde çıkabilirim. Bunu sizden tüm kalbimle rica ediyorum.

    Bu uzun yazıyı sonuna kadar okumuş olan herkese teşekkür ederim. Dünyadaki güzelliklerin hepsine tüm kalbimle şükrediyor ve kalemimi kenara koyuyorum.

    Kusuruma bakmayın, artık gitmek zorundayım.

    Satoshi Kon

    3 Görüş:

    1. gözsularımı tutamıyorum! arigatou sensei T_T insanın arada bir herşeye "neden" sorusunu yapıştırası geliyor ya... çevirdiğin içinde teşekkürler melihciğim! huzur içinde yatsın...

      YanıtlaSil
    2. Ayrıksı bir ustanın ona yakışan son sözleri. Yazı resmen bu adama duyduğum saygının aslında ne kadar az olduğunu bir kez daha gösterdi. Çeviri için teşekkürler Animedyum.

      YanıtlaSil
    3. Satoshi Kon'un bu içtenlikli ve olgun sözlerini anlayacak insan ne yazık ki çok az. Hele şu yaşadığımız dönemde neredeyse hiç yok. İnsanları inceleseniz, hepsi o kadar acımasız ki ve acımasızlığı sanki olması gerekenmiş gibi lanse ediyorlar. Varsın etsinler. Kaybedecek olan onlar. Çünkü gerçek mutluluk herşeye olduğu gibi bakabilmekten geçiyor. Satoshi Kon gibi objektifi ve güzeli görebilmekten... Bunu görebildiğini en güzel özetleyen cümlesi ise şu: "Yaşamım boyunca tanıştığım insanlar, ister pozitif ister negatif yönde olsun Satoshi Kon adındaki insanın şekillenmesine yardımcı oldular. Bu tanışıklıklar için hepsine minnettarım. 40'lı yaşlarımın ortalarındaki erken bir ölümle nihayete ersem de bunu kendi eşşiz kaderim olarak kabullendim. Sonuçta sayısız güzellik yaşadım."

      YanıtlaSil

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi