• Sennen Joyuu



    Ginei Stüdyoları, çağın koşullarına ayak uyduramadığı için tasfiye kararı aldıktan sonra şirketin 70 yıllık tarihindeki en gözde aktris olan Chiyoko Fujiwara'nın belgeselini çekmesi için Genya Tachibana'yı görevlendirir. Kameramanıyla birlikte yollara düşen Genya, inzivaya çekilmiş aktrisin evine vardığında kadının hem sinema kariyerini hem de özel hayatını barındıran bir hikaye dinleyecektir.

    Satoshi Kon'un 2001 tarihli filmi, merhum yönetmenin diğer işlerinde de göze çarpan kendine has tarzın belki de en sivrildiği ve adeta filmin hüviyetini tanımladığı bir anlatımla izleyiciyi kucaklıyor. Düş ve olgu arasında mekik dokuyan ama çabucak bundan da vazgeçerek kurmaca ile gerçekliğin homojen bir yapısını hazırlayan filmin, sahne geçişlerinde uyguladığı teknikler bir noktadan sonra artık bunların "geçiş" olarak değerlendirilmesini bile imkansız kılıyor.



    Film ilerledikçe, Chiyoko'nun hayatında yaşadığı olgular ile kamera önünde oynadığı roller arasındaki farklar gitgide silikleşiyor. Kadının oynadığı filmlerdeki zaman akışı tarihsel olarak geriye doğru ilerlerken (1940'lardan Edo Çağı'na doğru) bu filmlerdeki diğer karakter rolleri hemen hemen hiçbir değişikliğe uğramıyor. Yüzü yaralı kötü adam ve fettan rakibe, hedefine ulaşmaya çalışan Chiyoko'nun yoluna taş koyan insanlar olarak her filmde görünüyorlar. Oynadığı filmlerdeki Chiyoko ile Sennen Joyuu'da belgeseli çekilen Chiyoko arasındaki saydamlık ve hatta ayniyet ise bu hedef sayesinde anlam kazanıp belirginleşiyor.

    Ne sinemaya ne de oyunculuğa düşkün olan Chiyoko, daha okula giden küçük bir kız çocuğuyken polislerden kaçmasına yardım ettiği esrarengiz ressamı bulmak için sinema kariyerine adım atıyor. Film çekmek için gittiği her yerde ressamın arayışında olan Chiyoko, oynadığı filmlerde de hep bir erkeğe kavuşma gayesiyle hareket eden bir karakteri canlandırıyor. Adamdan kendisine yadigar kalan anahtarı asla boynundan çıkarmıyor, olur da anahtar bir şekilde çekim sırasında kaybolursa ortalığı velveleye veriyor. En nihayetinde, bu anahtar var olan en önemli "şeyi" açıyor.



    Sennen Joyuu'nun hareket noktası olarak yerleştirilmiş bu anahtarın aslında neyi açtığı, iç içe geçmiş filmlerde pek çok farklı şekillerde işleniyor. Bazen dolunaydan bir gece öncesi, bazen II. Dünya Savaşı'ndaki harabeler arasında ayakta kalmayı başarmış bir duvar resmi, bazen de simsiyah boşlukta yapılan bir uzay yolculuğu ile anahtarın açtığı kapı örtülü biçimde ima ediliyor.

    Kurmaca ile gerçekliğin, hayaller ile olguların ayırt edilemez derecede birbirlerini tamamladıkları bir yapı sayesinde küçük bir kızın ilk aşkını kendi filminde canlandıran Satoshi Kon, Godard'ın "Sinema, saniyede 24 kere gerçektir!" sözünün altındaki yaldızlı halıyı yarattığı animasyon karakteristiğiyle durmaksızın çekiyor. Sennen Joyuu bitip kapanış jeneriği akmaya başladığında Chiyoko'nun belgesele alınan hayat hikayesi bile muğlaklaşıyor ve izlediğimiz hikayenin aslında Chiyoko'ya değil, Satoshi Kon'a ait olduğunu tekrar hatırlatıyor.

    1 Görüş:

    1. Bu filmi sırf anime olarak değerlendirmek çok yanlış olur. Çünkü ortada bambaşka bir yönetmenlik başarısı var bence. Benim diyen yönetmenin açıp bir iki kez ders niyetine izlemesi gerek bu filmi. Şu artık yeni bir şey çekmek imkansız, her şey tükendi geyikleri yapanların bilhassa. Oysa en basit gündelik konular bile hayallerle süslendiğinde bin yılın en önemli olayına dönüşür bir anda.

      Sırf benim için mi bilmiyorum ama, bu Satoshi hep bizim üst komşu gibi gelmiştir bana. Her yönettiği filmi izlerken sanki üst komşum çekmiş gibi gururlandım durdum. Ölümüneyse on yıllardır tanıdığım birini yitirmişçesine üzüldüm adeta.

      YanıtlaSil

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi