• Steins;Gate - 22



    Ver coşkuyu, ver romantizmi, ver gözü yaşlı vedaları, sonra bir de 3. Dünya Savaşı'nı ver... Tam da "bu seri acaba kendi yoluna taş koymaya mı hazırlanıyor" diyordum. Şimdiye kadarki 21 bölümde bunu yapmaya fırsatınız olmadı belki ama bu hafta ED sonrasını izlemeyi kesinlikle unutmayın.

    Ben geçtiğimiz hafta bir kez daha (kaçıncı oldu bilmiyorum) ilk bölümü izledikten ve biraz da yabancı bloglar arası turladıktan sonra animenin uyarlandığı oyunda olduğu gibi birkaç farklı son çekeceklerini düşünmüştüm. Bu haftaki bölümü izlerken de bir noktaya kadar muhtemel sonlardan birini izlediğime kendimi inandırmıştım. Kazın ayağı öyle değilmiş. Yekpare bir final yapacaklar belli ki.

    "Bölümü anlatmak yersiz. Okarin'in Makise'ye aşık olması şimdiye kadar herkesin aydığı bir durumdu. Eh, Makise'nin de pek boş olmadığını az buçuk biliyorduk. Koca bölümü bu ikilinin ilanı aşklarına harcadılar"... dersem Steins;Gate izlemeyi hak etmeyen biri olurum. Mayuri'nin ölmeye başladığı andan itibaren Okarin'in neleri feda ettiğini biliyoruz ama Makise'den hem de hayatının en önemli cümlesini duymak üzereyken vazgeçmesi bu çılgın bilim adamı/zaman bükücü süper kahramanın nasıl bir "figür" haline dönüştüğünü bize gösteriyor. Sonrasında attığı naralar da Okarin'in çok acıklı dramının tezahürleri.

    Sözün özü ve tabii ki kalan iki bölümün şu saniyeden itibaren merak edilme nedeni, Okarin'in attığı zafer çığlıklarının aksine henüz hiçbir şeyin bitmemiş, bitmeye yaklaşmamış, biteyazmamış olması. İki hafta sonrasındaki yönetmen beni bulup time leap yaptırsa ya, fena mı olur...

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi