• A Wind Named Amnesia




    Spesifik bir tarih vererek konuyu ören yapımların o spesifik tarihe girildiğinde hep havada kalan tahminlerde bulunduğunu daha önce görmüşüzdür. 2000 yılında dünyanın yok olacağına inandık 90'larda. Sonra bir ara 06.06.2006 için şeytanın günü denmişti. Elimizde meşalelerle beklemiştik. Bu öngörülerin boşa çıkmasını filmlerin mağlubiyeti olarak görenler çok. İyi de Amnezi Rüzgârı acaba öngörüde mi bulunuyor, yoksa olanı biraz mı abartıyordu? Belki de mübalağa kamuflajı altında, yakın gelecekteki karanlıkta yanan tek tük ışıkları bir bir söndürüyordu.

    Amnezi, bilindiği üzere bellek yitimi demek. 1999 yılı San Francisco'sunda bir rüzgâr eser ve herkes belleğini yitirir. İsimlerini, bulundukları yerleri unutmalarını geçin, yemek yemeyi, konuşmayı bile unuturlar. Bunlar ne ki! İçgüdülerini bile unuturlar. Çocuklarını hiçe sayar, dün selam verdikleri insanların ellerinden bir gram lokma alabilmek için onların kafasını ezerler. Kısacası, insan olmayı unuturlar. Ve Amerika sokaklarında, 20. yüzyıl sonlarında insanoğlunun ilk çağlarına döneriz. İlkelliğe döneriz. Bir lokma için vahşice cinayetlerin işlendiği (ilk çağ mantığında vahşi midir acaba bu cinayetler?), çoluk-çocuk-genç-yaşlı ayrımının yapılmadığı, herkesin hayatta kalmak için sadece kendini düşündüğü bir ilk çağ. Ama 20. yüzyılda ve Amerika'nın göbeğinde.



    Rüzgâr önce sağdan eser. Nereden geldiği bilinmez. Kendini kabul ettirmekten başka bir seçenek bırakmaz insanoğluna. Rüzgâra maruz kalmış herkesin hatıraları silinir. Karnı guruldayan insan yaratığı açlığını dindirmek için çalar, öldürür, tecavüz eder. Tek bir önceliği kalmıştır; kendisi. Bu kaos içinde kahramanımızla tanışırız. Adını bile bilmediği ve konuşma yetisini de "unuttuğu" için o da diğerleri gibi evlere girer, çocukların ellerinden yemeklerini gasp eder. Ama şans eseri de olsa aynada kendisine bakar ve tiksinir gördüğünden. Kendisinden tiksinmez, aynadaki hayvandan tiksinir. O evden uzaklaşmak için durmaksızın koşar ve Johnny ile karşılaşır. Johnny ona hatırlaması için yardım eder. Johnny ona yeniden insan olması için yardım eder. Bir de isim koyar kahramanımıza; Wataru.

    Ne Wataru'dan ne başka karakterlerden ne de müziklerden, börtü böcekten bahsetmek gerekli bu film için. O kadar iyi etüt edilmiş ilk insan betimlemeleri var ki filmde, her gösterilen detayla mutlu oluyorsunuz izlerken. Sıfıra indirgenmiş bir canlı türü olarak insan kendine has ilk kavramını hemen yaratır: Korkmak. Acıdan korkmaz, çünkü acıyı anlamaz. Uzun süreli zararlarını bilmez. En mühim ihtiyacı olan açlık hissinden korkmaz çünkü açlıktan öleceğini henüz idrak edemez. Tek bir şeyden korkar; kendinden güçlü ve büyük olandan. Bu "korkma ihtiyacı" da kendinden güçlü olanı yaratma ve ona tapınma gereksinimini yanında getirir. 21. yüzyıla girilmiş olduğundan, etrafta devasa bir iş makinesi görürürüz. İnsanların kendi vücut hareketlerine hiç benzemeyen, aşırı hızlı ve aşırı güçlü olan bu makine yeni ilk çağın ilk putu olarak değer kazanır. Tabii ki o putun içine bir şekilde oturmuş, ama ne yaptığından bihaber olan bir insancık da hemen Kazuo Yamazaki'nin kalemiyle betimlenir. İnsanlar makineye tapar, ama o makine içine çöreklenmiş aklı evvel ve hazırı seven, makam âşığı bir insancık da eksik edilmez. İnsanlar neye taptıklarını bilmez, sadece korkarlar. Onlar için ibadet budur. Güçlü olan tahttan inene kadar herkes kendi güçsüzlüğünü öğrenir. Korkmak'tan sonra öğrenilen ilk ders de budur. "Güçsüzsen güçlüye bulaşma, ölürsün!" Amnezi, unutmak, hatıralar demişken hatırlatmak istedim: Film Amerika'da geçmektedir.



    San Francisco'da tanıştığı ve New York'a götürmek için arabasına aldığı Sophia ile başlayan Wataru'nun yol hikâyesinde Amnezi Rüzgârı sonrası insanlığın durumuna tanık oluruz. İş makinesinde oturan kabile reisi tipli adamın yerine elinde pompalı tüfek tutmuş eski bir şerif gelir. İnsanlar bu sefer ona doğru koşar. Daha sonra Sophia ile gidilen, Amerikan Hükümeti tarafından 2010 Gelecek Fuarı için inşa edilen örnek şehir olan Ebedîkent'te mutlak hakim olan süper bir bilgisayarın varlığını öğreniriz. Wataru'nun yol hikâyesinde bize anlatılan, medeniyetin insanlık tarihindeki gelişimidir. Ebedîkent'te tüm yönetim ana bilgisayarda ve onun idaresindeki robotlardadır. Hayat insanlar için konforlu ve lükstür, ama benliklerini teknolojiye teslim etmiş bu insanların da özgürlükleri ve karar verme kapasiteleri ellerinden alınmıştır. Bir tarafta hayatta kalma savaşı varken, diğer yanda hayatta donma kolaycılığı resmedilmiştir. İnsanoğlunun önündeki seçenekler sınırsızdır, ama yapılan seçimler asla komün hayatı desteklemez. Her zaman için egoist tercihler ve bireysellik ön plandadır.

    Rüzgâr şimdi soldan esmektedir. Wataru'nun gözü açılmış, Johnny'e verdiği sözü tutabilmek için yoluna devam etmektedir, ama hayal kırıklığı da gitgide depreşir. Sophia ile girdiği bahsi kaybetmek üzeredir. Yol hikâyelerine katacakları bir kişi bile bulamamışlardır. Tanıştıklarından hiçbiri olduğu yeri terk etmeye razı olmaz. İşte burada artık kendinden güçlü olandan korkma eylemi, kendini değişiklikten korkmaya bırakmıştır. İnsanoğlu bulunduğu yerden şikayet etse bile orayı bırakamayacak kadar korkaktır. Şikayet etmiyorsa da bunun sebebi mutlu olmaya şartlanmaktan geçmektedir. Ebedîkent'te bu duyguyu net bir şekilde alırız. Uzun ve konforlu bir yaşam karşılığı takas edilenler; Ebedîkent'in günümüzle olan benzerlikleri de düşünüldüğünde, içinde bulunduğumuz kabullenmişlik sendromunu mükemmel bir şekilde aktarmaktadır.

    Yamazaki'nin tek başarısı senaryoda yatmıyor. Yönetmen koltuğunda da harika işler çıkarıyor. İnsanoğlu hayatındaki ilk sesi doğduğu zaman çıkartır, avazı çıktığı kadar ağlar. Amnezi Rüzgârı'nda ise post-apokaliptik çağda bu sesin ancak ölürken çıktığına şahit oluruz. İnsanlar zaten hatıralarını yitirdiklerinde ölmüşlerdir. Bedenen ölümleri ise onlar için bu kaotik ortamdan bir kaçış, yeni bir doğum gibi resmedilmiştir. Aynı şekilde, makinenin indirilişinden sonra insanların elinde tüfek tutan şerife doğru koşmaları, söze gerek duyulmadan da ne kadar başarılı bir anlatım sunulabileceğinin göstergesidir. Animelerde sıkça rastlanan, uzak planlarda karakterlerin suratlarını boş gösterme efekti yine vurucu bir sahneyle aktarılır seyirciye. Suratı boş çizmekteki amaç, izleyicinin hayal gücünü desteklemektir. Bizim tek gördüğümüz iki insandır; yüzleri olmayan iki insan. Onların suratlarının çizilmemiş olması onlarla yakınlaşmamızı kolaylaştırır. Orada gördüğümüz Wataru ve Johnny değil, rüzgârdan kurtulmuş iki alelade insandır. Ve bu aktarım sayesinde kendimizi onların yerine koymak bir nebze de olsa daha basite indirgenir.



    Anime seyirci profilinin çoğunluğunu oluşturan aksiyon sever izleyiciler tarafından burun kıvrılmış bir yapım olan A Wind Named Amnesia, benim bu sene izlediğim açık ara en iyi animeydi. Bu kadar derin yüklemeler ve ağır taşlamaların olduğu bir filmin elbette ki bir kitaptan uyarlandığını tahmin etmişsinizdir. Stephen King ve H. P. Lovecraft gibi ustalarla mukayese edilen, Japonya'nın ünlü korku yazarı Hideyuki Kikuchi'nin 1983'te kaleme aldığı romanı da okumak istedim filmden sonra. Vampire Hunter D gibi bir karakteri zamanında yaratmış olan Kikuchi'nin kıyamet sonrası düşüncelerinin Kazuo Yamazaki tasvirleriyle renge büründüğü bir film.

    0 Görüş:

    Yorum Gönder

     

    Neden?

    Küçükken gazetelerin verdiği "noktaları birleştir" oyununu çözerdik, hatırlar mısınız? Noktaları birleştirdiğimizde bir hayvanın veya nesnenin şekli ortaya çıkardı. Edebiyatta bu noktalar darmadağındır. Okur bu noktaları istediği gibi birleştirir, yeni şekiller meydana getirip istediğini elde edebilir. Buna "özgür algı" diyorum. Sinemada ise bu noktalar zaten yönetmen tarafından birleştirilip içi de boyanmış bir şekilde önünüze sunulur. Siz perdede bir insan gördüğünüzde bu insanın gerçekten var olduğunu ve oyunculuk yaptığını bilirsiniz. Dolayısıyla beyniniz anlatılan konuyu bu insanın üzerinden yorumlamaya güdülenir ve anlatılanlar hangi türde (korku/fantastik/drama/komedi vb.) olursa olsun sizin aklınız senaryo aşamasında yazılan metni (edebiyat) yönetmenin anlatımında idrak etmeye yönelir. Buna da "tarifeli algı" diyorum.

    Animasyonda ise bu noktalar birleştirilmiş olmalarına rağmen içleri bomboştur. Meydana getirilmiş şeklin neyi sembolize edeceğine karar vermek sizin seçiminizdedir. Bir insanı izlerken onun yaşayan bir varlık, oyunculuk yapan bir aktör olmadığının bilincindesinizdir. Gördüklerinizin hiçbirinin gerçek olmadığını bilir, hepsinin bir çizerin elinden ekrana yansıdığının farkında olarak izlemeye devam edersiniz. Bu anlatım tekniği de anlatılan konuyla yakınlaşmanızı kolaylaştırır. Edebiyat kadar özgür olmasa da izleyiciyi sinemadan çok daha serbest bırakmakta ve hikayeyi ön plana çıkarmayı başarmaktadır. Buna henüz bir isim bulamadım, zaten bu yüzden izliyorum.

    Followers

    Sugoi